BAKTIKÇA … – soru/yorum – A. Kemal KAŞKAR –
Yazılacak ne denli çok konu varsa yazabilmek o denli zor. Yazılmadan geçilemeyecek onca konu arasında bocalıyor insan. ‘Deli saçması’ bir dolu gündem. Örnekse ‘siyasette u dönüşleri’? Sözün tümden değersizleştirildiği, tam ‘bu kadarı da olmaz’ denilirken oluverenlere bir an için dönüp bakmak bile büyük kayıp aslında ama dur durak bilmiyor ki: Bir milletvekilinin eşi muhtarlıktan ‘fakirlik belgesi’ alabilmiş örneğin. Tapu’da bir işlemi varmış, harç ödememek için böyle yapmışlar. Dahiyane bir utanmazlık değil mi! Sayın vekil ve eşi için ‘keşke utanabilseler’ dileklerim bir yana, kabağın sevgili muhtarın başına patlayacağı kesin elbette!
Dünya nasıl oluyor da dayanıyor bunca olup bitene. Nasıl taşıyor bunca yükü? Sanki birilerinin işi gücü huzursuzluk, rahatsızlık vermekmiş gibi. Neden?
Neden, zaten ağır sömürü koşullarında çalıştırılan maden işçileri, sadece ve sadece aylardır almadıkları maaşlarını alabilmek için, arada eşleri ve çocuklarının da katılmasıyla Eskişehir’den Ankara’ya yürüyerek, güvenlik güçleriyle karşı karşıya getirilip gözaltına alınarak, açlık grevi yaparak, bağırıp çağırarak, ağlayarak mücadele etmek zorunda kalıyorlar? Her yerlerde herkesler bir şeyler için durmaksızın mücadele ediyor. Bitmek bilmiyor. Kesintisiz. Dayanılacak gibi değil ama hep dayanıklılık göstermemiz gereken bir kaza mahallinde peş peşe kaza halleri yaşatılıyor hepimize. Hal-i pür melalimiz: Ölümlerden ölüm beğen!
Nefes kesici! Nefeslenmek için bile, bir an bile durmaksızın mücadele etmek gerekiyor … Nefes nefese, koşa koşa hep mücadele …
Kıyılarımızdan dağların tepelerine kadar koruma mücadelesi örneğin! Çoğu, ‘gelişme’ değil ‘muhafaza edebilmek’ için!
Sevgili, rahmetli Oktay Ekinci, yıllar önce Milas’ta katıldığı bir söyleşide, “Bu ülkenin muhafazakarları, ki ‘sağcı’ olarak anılıyorlar, hiçbir şeyi muhafaza etmiyor, etmeye niyetli de görünmüyorlar. Aksine, memleketin solcuları olarak, işçilerin emekçilerin kazanılmış haklarını, hukuklarını, ülkemizin birçok değerini, kentlerini, mimarisini, neredeyse her şeyini muhafazakârlardan korumak için mücadele ediyoruz. Dolayısıyla onların yüzlerine ‘muhafazakâr’ olmadıklarını rahatlıkla söylemeliyiz” demiş, olup bitenin ‘vatandaşın kutsal din duygularının suistimali olduğu’na dikkat çekerek sürdürmüştü sözlerini …
Çeyrek yüzyıldır, yaptıkları tüm siyasi propaganda ve verdikleri sözlerin tam tersi yaşanıp durduğu halde sevgili seçmenlerin çoğunu ikna ede ede sürdürülen, sadece ‘tek parti’ değil, ‘tek adam’ iktidarının ülkemizin, halkımızın sırtına giderek taşınamayacak ağır bir yük haline geldiği açık.
Siyasi söylemlerine bakılırsa her şey yolunda, yolunda gitmeyen işlerin nedeni de ya ‘muhalefet’ ya ‘hava muhalefeti’ ya Avrupa’nın doğusu ile dünyanın ortadoğusundaki savaşlar … Yıllardır sürdürdükleri iktidarlarının hiçbir sorumluluğu yok!? Bu denli ‘sorumsuzluk’ olacak iş mi? Elbette değil … Bir de mirasyedilik halleri var ki dayanılmaz! Kentlerimizde, tümü çok değerli eski hastane, eski okul alanları, ne varsa özelleştirmeye, satmaya çalışıyorlar.
“Bunların kafası basmaaaaz, ben ekonomistim” diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ekonomi meselelerine kafasının ne kadar bastığı ortada! Ama ahaliyle dalga geçer tınılarla yıllardır anlatılanların anafikri şu: “İşler tıkırında!”
Günden güne fukaralaşan vatandaşların artan yüzdelerle her şeyin farkında olanlar tarafına geçmeleri ise kısa-orta vadede derde çare bulunabilmesine yetmiyor.
Dilimizdeki “Yapçak bi’şey yok” kalıbı da bu çaresizliğin itirafı adeta. Yaşadığımız geçim güçlükleri, zulüm ve hatta işkence düzeyinde sonuçlar üreten enflasyon oranları, Merkez Bankası’nca revize edile edile % 16’ya varmış oranın % 26’ya çıkarılmasıyla enflasyon hedefinden % 62.5 oranında sapılmış ve dolayısıyla maaşlılar-ücretliler enflasyonun altında inim inim inletiliyor olmasına rağmen asgari ücrette, emekli maaşlarında ve emekli ikramiyesinde zamsızlık sürdürülebilmekte … Yani yükümüz, yani gündem bu denli ağır!
…
Bütün bunları yazınca, 1981-82 sezonunda Ankara Sanat Tiyatrosu’nun Rutkay Aziz’in sanat yönetiminde sahnelediği “Küçük Adam Ne Oldu Sana?” adlı oyun için, sözleri (Aynı zamanda oyunu Hans Fallada’dan çeviren) Yılmaz Onay tarafından yazılmış, müziği Timur Selçuk’a ait “Ekonomi Bilmecesi” şarkısı geliverdi dilime … “Ekonomi tıkırında, ekonomi tıkırında / Kriz var kriz var, bunalım var / Ekonomi tıkırında …” nakaratında Selçuk’un, kendine özgü ironi yüklü, inişli çıkışlı söyleyişiyle …
İşveren zor durumda / İşçiyi bağrına basar / Reva mı bu efendim / Bunalım bundan doğar (nakarat)
Demek ki ne yapmalı / Paradan at bir sıfır / Artsın öyle fiyatlar / İşçi fazla at gitsin (nakarat)
İşsizlik pahalılık / Konjonktür enflasyon / Milletçe fedakarlık / Kriz bunalım derken / Bilançoya bir baktık: Bu yıl iki misli kâr / Hayret şu işe bak sen / Nerden geldi bu kârlar / Kime gitti bu kârlar (nakarat)
Kime gitti bu kârlar/ Aman kimse sormasın / Kim kazandı bu işten / Aman kimse duymasın …
Ekonomi tıkırında / Kriz var kriz var bunalım var / Ekonomi tıkırında … Oyna vatandaş oyna …
…
‘Oyna vatandaş oyna!’
Oynamak! Bir de ‘oynatmak’ var … Birilerine ‘oyna’ deyip onları oynatarak memleket meselelerine çare bulamayız elbette … Oynamanın insanı rahatlatabileceği, ancak yapılması gerekenler arasında ilk akla gelenin, daha fazla oyalanmadan vatandaşın önüne sandığı koyup ‘oylama yapmak’ olduğu açık. Bu vesileyle, ‘aklınıza mukayyet olun’ önerisini tam bu noktada yinelemekte de fayda var.
Konu bir anda, diline: “Yapçak bi’şey yok” yapışık ülkem insanlarına, yaklaşık 50 yıl öncesinde de önerilen ‘oynama eylemi’ne geliverince, geçende ‘Nefes Gazetesi’nde okuduğum bir haberi* aktarıp Atatürk’ün Samsun’a çıkışının 107 yıl sonrasında Anadolu’nun bir bölgesindeki gündeme dikkat çekerek ‘Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramımızı da kutlayıp noktalamış olayım … Elbette siyaset erbabımızın, özellikle ‘Terörsüz Türkiye Dersi’nde, dünya çapında yaşanmış birçok deneyimden de yararlanıp muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkabilmesi yönündeki samimi dileklerimi de eklemeyi ihmal etmeden …
…
14 Mayıs 2026 tarih ve 512’nci NEFES’in 20’nci sayfasında yayınlanan, “Kadınlar yasağı deldi, halay başına geçti” başlıklı haber şöyle:
Şırnak’ın Uludere ilçesinde Nisan ayında bazı aşiretler kadınların halay başı olamayacağına ilişkin bir kararı imzaladı. İlçeye bağlı Gülyazı köyünde, kararı imzalamayan Goyan aşiretinin ileri gelenlerinden Yahya Encu’nun oğlunun düğününde bazı kadınlara özel davetiye gönderilerek halay başına geçmeleri istendi. 10 bin kişinin katıldığı düğünde, kadınlar halay başına geçerken, Yahya Encu, “Kadınlar bizim başımızın tacıdır” dedi.
* Bu haberin Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı ‘Mendika’ bölgesindeki 6 köyün muhtarı tarafından alınan ve esas itibariyle düğünlerde aşırı harcamaların önlenmesini hedefleyen 14 maddelik bir karar metni ile ilgili olduğunu ve metnin 13’üncü maddesinde: “Halayın başında kadınlar oynamayacaktır” ifadesinin, gelen tepkiler sonrasında muhtarlar tarafından geri çekildiğini ve “Kadınlarımızı üzen, onların değerini gölgeleyen hiçbir yaklaşımı kabul etmiyoruz. Kadın bu toplumun temelidir, emektir, onurdur. Bizi var eden kadınlarımızı yok sayan bir anlayış bizi temsil edemez. Bu nedenle kadınlarımız, geleneğimizde olduğu gibi halayın başında da hayatın her alanında da en önde yer almaya devam edecektir. Bu bir izin değil; kültürümüzün ve vicdanımızın bir gereğidir” şeklinde bir açıklama yapıldığını da not etmeliyim …




