Milas Yazıları / 7
Halim Şafak
Alain Touraine, “Eşitlik ve Farklılıklarımızla Birlikte Yaşayabilecek miyiz?” sorusunu daha kitabının başında kendisi yanıtlıyor: “Zaten birlikte yaşıyoruz!” (Birlikte Yaşayabilecek miyiz?, Çeviri: Olcay Kural, YKY, Temmuz 2000, İstanbul) Alain Touraine’in bu sorusu kadar yanıtı da tuhaf bir ironi, çaresizlik ve kabullenmişlik içeriyor. Çünkü bugüne bakarak bu soru “Ancak böyle yaşayabiliriz.”, “Ancak böyle yaşarız”, “Ancak böyle yaşıyoruz” diye yanıtlanabilir.
Aslına bakılırsa Alaine Touraine’in kendisine verdiği “Zaten birlikte yaşıyoruz!” yanıtı bugündeki birlikte yaşamanın sorunlarını ister istemez içerdiği gibi yazarı böyle bir sonuca da vardırıyor. Baştaki soru kadar yazarın verdiği yanıtı, Milas’ı da tartışmaya dahil ederek kurcalamak istiyorum.
Şehrin temel özelliklerinin başında kendine dahil ettiğini dönüştürmesi gelir. Bu İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirler dışında geçmişe bakarak Milas gibi hala zihniyet ve -bütün değişim dönüşümlere rağmen- yaşama olarak kasaba olan küçük şehirler için de söz konusu edilebilir.
Şehir bunu kültür, ekonomi, politika, sosyallik ve din gibi bileşenleri üstünden gerçekleştirir. Buysa bir zaman sonra göç, sürgün ya da başka nedenlerle şehre gelip yerleşik hayata geçenleri aynı şehrin birey ve ahalileri haline getirir yani melezleştirir, oralı yapar. Onları buralı, buradan ve burada yaşayan birileri haline getirir. Bu dönüştürmeye en iyi örnek Balkan göçmenleridir. Milas kozmopolitan yapısını biraz da geçmişin birlikte hayatını sürdüren Balkan göçmenlerine borçludur. Onlar ihtimalen mutlu mesut evlerindedir.
Burada belirsiz bıraktığımı ise hemen anlatayım: Soru, Barbara Cassin’den geliyor “İnsan ne zaman evindedir?”. Bu sorunun hazır ve anlanabilir bir yanıtı var. İnsan kendi dilini konuşmuyorsa evinde değildir. Günümüzde resmiyet tartışması bir yana epeyi bir kesimin kendi dilini bir biçimde konuştuğu biliniyorsa, yayın yapabiliyor ve kitap basabiliyorsa, kendi ezgisini dinleyip söyleyebiliyorsa, bu konudaki başka sorunlar bir yana bu soruya yanıt aramak gerekmeyebilir. Kaldı ki iç ve dış göçler işin resmiyeti dışında bu tartışmayı yine bütün sorunlara rağmen çoktan konunun dışında bırakmıştır deyip geçelim.
Milas gibi kasabalardaki kozmopolitan hayat da şehrin dönüştürücülüğü sayesinde kendini oluşturmuş ve bugüne kadar iyi kötü gelmiştir. Milas en azından seksenlere kadar Yahudileri, Arnavutları, Giritlileri, Boşnakları, Dersimlileri, Vartoluları, Anteplileri, Konyalıları, Antalyalıları, etraf köy ve kasabalardan, şehirlerden gelen farklı ahalileri kendine dahil ederek kozmopolitan yapısını eksik fazla korumuş ve kasaba, birlikte bu yaşamanın sürdürüldüğü mekân olmaya devam etmiştir.
Bununla da kalmamış Milas, yeme içme kültürü başta olmak üzere, birlikte yaşama gibi değerlerini ve bunların oluşturduğu gelenek ve göreneklerini de yaşatmıştır. Bunların hepsi de birlikte olma ve yaşamanın imkanı olmuştur. Milas’ın asıl ahalileri ile karşılaşma ve başta kültürel olan olmak üzere her türden alışveriş her geleni bu birlikte hayatın kalıcı üyeleri haline getirmiştir.
Ne var ki dünyanın yerleşikliğinin tarihi çok fazla eskilere gitmediği gibi yeni bile bulunabilir. Buysa tüm dünyada savaş başta olmak üzere türlü nedenlerden özellikle Ortadoğu’dan baştan beri dünyaya özellikle Türkiye’ye ve Avrupa ülkelerine dağılan göç kafileleri kadar bizdeki iç göçler bu yerleşikliği ve onun oluşturduğu hayat ve yaşama kültürünü ne yazık ki zedeler ve hatta ortadan kaldırır boyutlara doğru gidiyor gibisinden kanıları güçlendirmeye başlamıştır.
Milas’a dönük belirtecek olursak, yetmişlerdeki özellikle maden ve maden ocaklarında, inşaatlarda çalışma temelli Kürt göçü 12 Eylül 1980 tarihinden sonra hız kazanmış, bunun karşısında Milas’ın dönüştürme yeteneği bu kalabalık ve hız karşısında gerilemiş ve etkisizleşmiştir.
Bu noktada Kürt feodalizmi, aşiret ve akrabalık ilişkileri ve bunların bir sonucu olarak kalabalıklar, yığınlar halinde aynı semtte, aynı sokakta yan yana yaşama arzusu karşısında çoğu şehirde olduğu gibi şehrin dönüştürme özelliği anlamsızlaşmıştır. Uzağa gitmeye gerek yok, Kayseri’de bugün farklılıkların olumsuz anlamda ayırdında olan ve hayatını o temelde oluşturan bir Sivas, bir Yozgat, bir Suriye, bir Ağrı vardır.
Buna tepki olarak şehrin ahalilerinden ya da başka hayatlardan gelenler kendi gettolarını, sitelerini oluşturmak gibi bir yola girmişlerse de şehrin özellikle apartmanlaşmaya bağlı olarak azar azar yer değiştiren ahalilerinin yaşadığı semt, mahalle ve sokaklar önce bu dönüşüme mesafeli hatta reddeden yeni ahalilerinin ve müteahhitlerin önce işgaline uğramış sonra da insafına bırakılmıştır.
Bu aynı zamanda yeni bir Milaslı tipinin de oluşturucusudur. Kasabanın geçmişi ve birlikte yaşama kültürüyle hiçbir bağı olmayan bu yeni Milaslılar kendi yaşama kültürlerini dayatmasalar da burdaki hayatla Salı pazarından ot, yağ, zeytin, sabun, kuru çökelek almak dışında bir yakınlıklarının olduğu pek söylenemez.
Buysa insan ilişkilerinin ve davranışlarının değişmesi ve şehrin bu temelde bir gerilim biriktirmesi için yeterlidir. Herhangi bir karşılaşma her an bir gerilim ve çatışma nedeni haline gelmekte zorluk çekmeyebilir. Burada başka bir sorun gibi duransa, memleketçi derneklerin ve mezhepçi örgütlenmelerin neredeyse politik olanın yerine geçmiş olması bir yana kendi memleketlilerini belirlemesi bu temelde bir ayrılığın ve ayrımın kendini ifade etmesine izin vermesidir.
Başa dönersek… Eski semtlerde yaşamaya çalışan artık azınlık bile sayılamayacak mahalleliler birlikte hayatlarıyla buralarda etkili ve belirleyici olmaktan çoktan çıkmış evlerine kapanmışlardır. Bunun sonucu olarak her yerde olan yüksek duvarlar, yükselmiş çitler, çekilmiş tel örgüler, sıra sıra güvenlik kameraları bir yana, kapılar birkaç kez kilitlenmiştir de bunlar tarih boyunca güvenliği daha da zayıflatmaktan ve yaşanmakta olan hayatı daha sorunlu ve zahmetli hale getirmekten başka bir işe yaramamıştır. (Yükselen Duvarlar, Zayıflayan Egemenlik, Wendy Brown, Çeviri: Emine Ayhan, Metis, Ekim 2011, İstanbul)
Buna iklim ve coğrafi koşulların -fosil yakıtın üretim koşullarının doğurduğu ağır çevresel sonuçlara rağmen- oluşturduğu turistik ilgi de eklenince işler biraz daha kötüye gitmiştir. Bu süreç salgın ve depremler sonrası daha fazla hız kazanmıştır. Bununla da bitmiyor, memleket yüzeyinin her geçen gün daha fazla muhafazakar özellikler kazanmasının ve aşırı sağcılaşmasının bir sonucu olarak laik hayata dönük tehditler ve baskılar yüzünden bu kesimin bu bölgeye dönük artan ilgisini de buna eklemek gerekiyor.
Seksenlerden bu yana yanlış imar politikalarının ve durdurulamaz bir apartmanlaşmanın/konutlaşmanın ve bu temeldeki soylulaştırmanın doğurduğu sosyal varlık olmaktan uzaklaşma olarak açıklayabileceğimiz yabancılaşma ve yalnızlaşmayı da bugünün oluşturanları arasında saymak gerekir.
Bütün bunları kapitalizmin ve sermayenin yerelleşmesiyle birlikte teknolojik dünya ve memleket eğitiminin bugündeki içleri acısı halinin yanına ama bütün bu sorun ve nedenlerin en tepesine bütün dünyada aşırı sağın yani şovenizmin, ırkçılığın, dinciliğin ana akım haline gelmesi kadar bunun doğurduğu radikal ya da negatif aşırılık olarak tanımlanabilecek sertleşme ve saldırganlığı da koyduğumuzda bugünü oluşturan kültür vasatı da tamam olmuş oluyor.
Burada temel sorun olarak ortaya çıkan en önemli şeylerin başında ise teknolojiden sonra şehrin soylulaştırılması geliyor. Şehrin soylulaştırılması şehri belirleyen büyük göçler ile birlikte yerli ahalileri ve onların birlikte hayatlarını belirsizleştirmekle kalmayıp etkisizleştirip birbirinden uzaklaştırırken ahalilerin bir bölümü de daha da periferiye gidiyor, merkezden uzaklaşmak zorunda kalıyor ve buna gönüllü razılık gösteriyor.
Bütün bunlar şehri bugüne getiren ahalilerin şehir üstündeki etkilerinin ve kozmopolitan yapının gerilemesinin, etkisizleşmesinin hatta ortadan kalkmasının asıl nedeni olurken bu hayatı oluşturan mahalle ve sokak kültürü, komşuluk, yardımlaşma ve dayanışma gibi bileşenler, gelenek ve görenekler bu sokak ve mahallelerdeki apartman ve dairelerin sahipleri ve kiracılar katında pek bir şey ifade etmediği gibi ufak çaplı çatışmalar da yaşanırken ayrım ve ayrılıklar birlikte yaşama imkanı olmaktan çok ötekileştirmenin ve hemen kapının arkasında bekleyen sıradan insanın şiddetinin nedeni haline geliyor.
Bu en başta da Zgymunt Bauman’ın ısrarla altını çizdiği gibi komşuluğun artık mümkün olmadığını ne yazık ki bize göstermiş oluyor. Kaldı ki soylulaştırmanın getirdiği steril hayatın sonuçlarından biri olarak sokaktaki kediye, köpeğe, kuşa tahammül göstermeyenler bir zaman sonra istemediği her insanı insandışılaştırarak karşısına almaktan ve şiddet uygulamaktan ne yazık ki çekinmeyecektir. Bu insandışılaştırmanın karşılıklı hale gelmesi ise ihtimal dahilindedir.
Bu noktada Zgymunt Bauman’ın kapımızdaki yabancılarla birlikte dayanışmayla yaşamayı öğrenmeliyiz demesi kadar Enzo Traverso’nun göçlerle gelenler dünyanın geleceğidir demesi pek bir şey ifade etmiş olmuyor. Çünkü artık birlikte yaşanmıyor, yaşanamıyor, yaşanıyor gibi yapılıyor. “Biz” yerine “Biz” ve “onlar” vurgusu toplumda tam bir kutuplaşmayla her geçen gün daha fazla ağırlık kazanıyor.
Buysa en başta şehirlerin yaşama kültürünü geriletiyor birlikte yaşanan bir şey olmaktan çıkarıyor. Bugün birlikte yaşamayı her geçen gün daha da gerilimi artan bir şey haline getirirken yalnızlaşmayı ve yabancılaşmayı ikisinin içerdiği gizli ya da değil şiddeti ve bunların karşısında güvensizliği bir o kadar da arttırıyor.
Dünyanın ve daha özelde Milas’ın bundan çıkıp geçmişteki birlikte ve kozmopolitan hayatına geri dönmesi mümkün müdür sorusuna şimdilik benim bir yanıtımın olmadığını belirteyim. Çünkü ne geçmişin birlikte yaşama tecrübeleri ne de solun enternasyonalizmi bunu çözmeye yetmeyebilir. Tekrar etmenin bir sakıncası yok: Dünya bütün canlılarıyla geçmişi ve bugünü belli ama sonu belli olmayan bir yere belki de sonuna doğru hızla gidiyor!
(27 Nisan 2026, Milas)



