Dr. Gülçin ITIRLI ASLAN –
Ege Üniversitesi Bilim Teknoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi (EBİLTEM)
Gözlerinizi kapatıp bir an için durun ve düşünün: Şu an ne kadar mutlusunuz, ne kadar kaygılısınız ya da tükenmişliğin hangi evresindesiniz? Bu sorulara yanıt vermek bazen haftalarca süren terapileri, derin içsel hesaplaşmaları gerektirir. İnsanoğlu yüzyıllardır kendini tanıma yolculuğunda psikolojinin rehberliğine sığındı. Ancak bugün, okyanusun ötesindeki psikoloji ve teknoloji çevrelerinde fırtınalar estiren, bizim ise henüz kıyısına yeni vardığımız öyle bir kavram var ki, kendimize dair bildiğimiz tüm ezberleri bozmaya aday: Dijital Fenotipleme.
Bu kavram, siz daha içinizdeki o gizli depresyonu ya da yaklaşan anksiyete krizini fark etmeden, cebinizdeki akıllı telefonun bunu ekran kaydırma hızınızdan, klavyedeki harflere basış sertliğinizden, hatta gece yarısı hangi şarkıları dinlediğinizden çoktan anladığını söylüyor.
Psikoloji bilimi artık sadece anlattıklarımızla değil, dijital ayak izlerimizin ritmiyle ilgileniyor. Klinik psikologlar, bireylerin akıllı cihazlarla kurduğu bu pasif etkileşimi analiz ederek ruh sağlığı haritaları çıkarıyorlar. Örneğin, ekranda daha yavaş gezinmeniz, sosyal medya uygulamalarında sadece pasif bir izleyiciye dönüşmeniz ya da mesaj yazarken kurduğunuz cümlelerin kısalması, klinik bir depresyonun ayak sesleri olarak sisteme düşüyor.
İlk bakışta bir erken teşhis mucizesi gibi görünen bu durum, beraberinde yepyeni bir psikolojik sendromu, yani “Dijital İkiz Kaygısı”nı doğuruyor. İnsan, kendi zihninin bile henüz adlandıramadığı bir huzursuzluğu, bir algoritmanın analiz edip önüne reklam olarak koyması karşısında derin bir tekinsizlik hissi yaşıyor. Görünmez bir gözetlenmenin yarattığı bu kaygı, özgür irademizi ve mahremiyet algımızı kökünden sarsıyor.
Meseleyi toplumsal bir düzleme taşıdığımızda ise sosyologların modern dünya eleştirileri devreye giriyor. Sosyoloji dünyası, insanın artık sadece fiziksel bir varlık olmadığını, bulut veri tabanlarında yaşayan ve sürekli güncellenen dijital bir ikizinin olduğunu söylüyor. Sosyolog Zygmunt Bauman’ın yıllar önce bahsettiği o her şeyin akışkan olduğu dünyada, şimdi de kimliklerimiz akışkan veri yığınlarına dönüşüyor. Toplum, bireyi sadece ürettiğiyle değil, dijital ikizinin sunduğu “psikolojik risk raporlarıyla” da yargılamaya hazırlanıyor. Gelecekte bir iş başvurusunda ya da sosyal bir ilişkide, kendi beyanınızdan ziyade dijital fenotipinizin ne söylediği önem kazanacak gibi görünüyor.
Bu durum, insanı sürekli “normal ve sağlıklı” görünmek adına dijital dünyada yapay bir neşe ve üretkenlik sergilemeye zorluyor; sosyolog Hartmut Rosa’nın deyimiyle, insanı kendi ürettiği teknolojinin hızına ve beklentilerine köle ederek dünyaya yabancılaştırıyor.
Peki, bu yeni nesil dijital aynada kendimize bakarken neyi gözden kaçırıyoruz? Belki de en büyük tehlike, ruh sağlığımızı tamamen algoritmaların metriklerine teslim etmektir. Bir insanın hüzünlü bir akşamda ekranda saatlerce kalması ya da kelimeleri yavaş seçmesi her zaman bir patoloji göstergesi olmak zorunda değildir; bazen sadece insan olmanın, durmanın, yas tutmanın ya da düşünmenin bir parçasıdır. Yapay zeka bizim dijital ikizimizi her gün yeniden inşa edebilir, ancak o ikizin hiçbir zaman bir kalbi, çocukluk anıları ya da mantığa sığmayan insan sıcaklığı olmayacaktır.
Bugün sakin bir köşede kahvenizi yudumlarken telefonunuza düşen o nokta atışı bildirimlere bir de bu gözle bakın. Karşınızdaki sadece ticari bir algoritma değil, sizin ruhunuzu sizden önce çözmeye çalışan dijital gölgenizdir. Önemli olan, o gölgenin büyüklüğüne kapılıp kendi gerçekliğimizi, kusurlu olma ve öngörülemez kalma özgürlüğümüzü unutmamaktır. Çünkü insanı yapay zekadan ayıran en güzel şey, bazen hiçbir algoritmanın tahmin edemeyeceği kadar karmaşık, tutarsız ve sadece kendisi olabilme gücüdür.



