BAKTIKÇA … – soru/yorum – A. Kemal KAŞKAR
Siz de oradaydınız. Hep birlikteydik. Yanılıyor muyum? Hatta göz göze geldiğimiz bile olmuştu diye anımsıyorum. Gözlerinizi anımsıyorum. Uzun zaman oldu, ölenler oldu, anlatması uzun … Yine sıcaktı. Çok sıcak. O dünlerden bugünlere neler oldu, neler yaşadın onca zaman derseniz … Nedense, yaşadıklarım arasında en çok ölüşlerini anımsıyorum yakınlarımın. Tanıdık bildik ne çok kayıplarımızı. Beklenmedik. Hazırlıksız. Her birinin hiç olmayacakmış gibi çekip gidişlerini. Birden.
‘Ölmeyebilirlerdi’ gibi gelir bana halâ. Bir tür şanssızlık, bir ‘kötü tesadüf’müş gibi gelir … Ama hepsi ola ola geldik bugünlere. Bugünlerin geleceğini bile bile …
Gelecek, tutulabilecek gibi değil. Durduğu yerde durmuyor. Yakalayabilene aşk olsun. Hep ötelerde bir yerlerde olmayı, hep olmayı beceriyor. Yok olmuyor. Umutsuzluklarınızla yok ettiğinizi sandığınız o değil. O hep var. Gelecekten kurtulmak olanaksız. Dünyada en çok sahip olduğumuz şeydir aslında gelecek. Kaçınılmaz. Kim bilir ne zaman başımıza daha neler neler gelecek …
Gelecek denince Uğur Mumcu (22 Ağustos 1942 – 24 Ocak 1993) gelir aklıma örneğin. “Vurulduk, öldürüldük ey halkım unutma bizi!” diye yazdığı geleceğidir çünkü. Bir düşünün, kim bilir daha neler neler gelecekti ondan. Neler neler yazacaktı diye düşünür yanarım. Ne iyi olurdu derim. Çünkü yazmak gelecek. Bakın işte: Onca ‘Cumhuriyet Aydını’nı katlederek sevgili ülkemizi taşıdıkları geleceğin içindeyiz. Patateste soğanda bile dışa bağımlı, derin bunalımlı … Sivas’ta yanan canlarımız olmadan vardığımız varacağımız gelecek olsa olsa bu olabilirdi. Emperyalist kapitalizmin kurguladığı geleceğimiz ancak böyle bir şey olabilirdi. Fazlası da olabilirdi. Çok daha kötüsü! ‘Daha ne kadar kötü olabilirdi’ diyebilenler için not düşmeliyim:
‘Tarihin bileşke rotası, en küçük karşı çıkışlara bile saygılıdır’.
Dolayısıyla, varlığını asla yadsıyamayacağımız tüm karşı duruşlar değerlidir. Tarihin bileşke rotası onların hepsini saygıyla değerlendirir. Bu nedenle yıllardır: “O kadar karşı çıktınız ne değişti?” diyenlerden olmadım, olmam da … Sıcaklık ne denli yükselse de … Öldürülmemiş yazarların yazdıklarıdır benim için gelecek bir yanıyla da. Öldürülmemiş olmanın tadını çıkarırlar ustaca … Yazdıklarından büyük tat alıyor olmamı bu duruma bağlarım. Haluk Şahin’i, Özdemir İnce’yi adım adım okumayı bu nedenle çok severim. Onlardan hep yeni yeni yazılar gelecektir çünkü. Merakla beklemektir gelecek. Gelecek okuyabilmektir …
…
Geçenlerde Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in ‘geleceğe ilişkin bazı açıklamaları’ yazdırdı bana bunları. Şimşek’in sözlerinin, “emeklilerin gelecek dönemdeki ekonomik beklentilerini de belirginleştirdiği” öne sürülen açıklamasından bazı bölümleri sıcak sıcak paylaşmak istedim. ‘Emeklilikte Yaşa Takılanlar’la ilgili adımın, muhalefetin “popülist itekleme”siyle atıldığını söylemiş örneğin. “Gelişmekte olan ülkelerde en yüksek asgari ücret bizde, Türkiye’de asgari ücret düşük değil” de demiş …
Doğruya doğru, geleceğimiz bakımından siyasette “popülist itekleme”nin rolü çok önemli. Mesele kendimizi itekletmemekte! Yoksa, itile kakıla herhangi bir ‘ileri menzil’e varılamıyor tarihte. Siyaset sahnesinden; kıyıda kenarda, diplerde köşelerde bir yerlerde sıkışıp kalmış o kadar çok etkisiz oyuncu geçip gitmiş ki. Siyaset, yok oluvermenin en kolay yaşandığı bir tür öğütücü adeta. Siyaset bu bakımdan bir ‘masal’ dünyası. Nasıl başlarız masal anlatmaya çok iyi biliyorsunuz: Bir varmış bir yokmuş. Bir varmışız bir yokmuşuz. “Olmak ya da olmamak”la sınana sınana yürüyebilene aşk olsun.
Demem o ki: Sevgili ülkemizde ‘siyaset yapmak’ makarna haşlamak kadar kolay bir şey sanılıyor.
AK Parti’nin 22 yıllık kesintisiz iktidarında yaşadıklarımızdan hareketle, örneğin çok yüksek enflasyonun altında ezilmişliğini “Çok mağduruz ya, bildiğin gibi değil” cümlesiyle özetleyen bir vatandaşımızın yüzünde garip bir gülümseyiş dikkat çekiyor. Olmayacak hallere gülümseyişleri meşhur bir toplumuz. Bu vücut diliyle neye evet neye hayır diyeceğimizi bilebilmemiz zaten çok zor görünüyor. Bir yandan yüzümüzde gülümseme maskesi öte yandan ağzımızdan ‘yeter artık’ demekle “Yeter ama evet” demeyi sürdürüyor gibiyiz. ‘Garip ama gerçek’!
Sular seller gibi yayıla taşa daldan dala atlayıp konuşup da hareketsizliği tercih etmemiz en büyük engelimiz.
“İstikbalimiz olmasa yapacağımızı biliyoruz” ama “kişisel ikbalimiz” olarak anlamlandıracağımız istikbalimiz için aslında istikbalimizi kaybediyoruz. Hem de göz göre göre.
Onun içindir ki, içinde bulunduğumuz yıl için ‘Emekli Yılı’ ve 2023 ile başlayan Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılı için ‘Türkiye Yüzyılı’ adlandırmalarıyla iteklenebiliyoruz rahatlıkla.
Emekli maaşlarının çoğunun ‘10 bin’, asgarî ücretin de ‘17 bin 2 TL’de kaldığı bu tablonun mimarlarından Hazine ve Maliye Bakanı Şimşek’in, bakanlık görevini kabul etmekle “maddi ve manevi fedakarlıklar yaptım” sözü de göstermektedir ki: Nebati döneminde başlatılmış olan ‘epistomolojik kopuş’ sürmektedir. Hem de ne kopuş!
Sanırım anımsıyorsunuz: “Emevi Camii’nde Cuma namazı kılmak” olarak anımsadığımız menzil cümlesi de bu kopuşa, uzay çöplüğünün yerçekimsiz ortamına terkedilmiş atık olarak dahil olmuştur.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, geçen hafta Cuma namazı çıkışında basın mensuplarına yaptığı açıklamada, “Suriye ile yeniden diplomatik ilişkileri kurmamak için bir sebep yok. Geçmişte nasıl yaptıksa yine yapabiliriz. Suriye’nin iç işlerine karışmak gibi bir niyetimiz yok. Biliyorsunuz ailece görüşmeye varana kadar sayın Esed’le geçmişte nasıl yaptıksa yeniden yapmamamız için bir sebep yok” demiş.
Erdoğan’ın geçen haftaki Cuma namazını Emevi Camii’nde kılmadığı kesin!
Bir de, partisinin Yerel Yönetimler istişare toplantısında yaptığı açıklamada CHP’li belediyeler için “Düne kadar seçim kazanmak için hesapsızca atıp tutanlar bugün ekmekten suya ellerinin altındaki her şeye zam yapıyor” bile diyebilmiş. Sıcaklardan mı dersiniz? Biz ne desek dersiniz? ‘Hayırlı cumalar’ desek örneğin …
…
Sıcak. Hem de çok. Havalar da, gündem de. Sevgili dünyamız ve ülkemiz daha nereye kadar bu dayanılmaz ısınmaya dayanabilecek? Küresel ölçekte iklimin ayarlarını bozan ve ‘küresel ısınma’ olarak adlandırdığımız bu ‘çok sıcak tablo’nun içinde yaşamak giderek büyüyen bir sorunumuz. Çözümler giderek çok zorlaşıyor olsa da baş etmeye çalışıyoruz. Ve en özet yazışla çıkış yolu, kendimizi iteklenmekten kurtarıp itekleme kabiliyetlerimizi arttırmaktan geçiyor gibi …
En iyisi hüzün! Yaşasın hüzün!

‘Ölmez Ağacı’ dediğimiz zeytinlerimizi öldürüp yok etmede üstümüze yok! Olmadık işler geliyor zeytinlerimizin başına. Ölümleri kapıda. Çat kapı ölüm. Bir yanıyla, bıraksanız hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayıp giden zeytinin ölümü bir yandan da o kadar kolay ki: “Yeraltı zenginliği” diyor öldürüyoruz. Beton diyor öldürüyoruz. Enerji diyoruz, sanayi diyoruz, kent diyoruz, cadde diyoruz, sokak diyoruz öldürdükçe öldürüyoruz zeytinlerimizi … Oysa dallarında cıvıl cıvıl büyüyen zeytinlerle aynı yolun yolcusuyuz. Ölenleriyle ölecek kadar köklü bir yoldaşlığımızdır bu bizim. Kutsal. Fransa’nın meydanlarında şu sıralar ‘Enternasyonal’i söylemek kadar da heyecan verici bir yoldaşlıktır. Başlamıştır, sürecektir. Başarı ve başarısızlıklarla düşe kalka ama ille de ‘anca beraber kanca beraber’. Kopmaz, eğilmez, bükülmez bir kararlılıkla …
Bunca sözün üstüne kalkıp da bir tek zeytin ağacının bile ne büyük bir zenginlik olduğunu anlatmama gerek var mı! Dünyamızın en zengin halidir zeytin. Dolayısıyla ‘zeytine karşı suç’ en büyük suçtur. En korkunç soykırımdır, terördür … Bu bakımdan, zeytinliklerimizi zenginliklerimiz olarak görememekten daha tehlikeli suç örgütü yoktur. Başımızın en büyük belaları. Alavereler, dalavereler, yalanlar, dolanlar, ikiyüzlü kahpe tuzakların yanı sıra dikkatsizlikler, özensizlikler, umursamazlıklar, önemsemezlikler, hepsi kocaman ayıplarımız. Büyük cinayetlerimiz. Son dönemde yine ve yine ve yazıklar olsun ki: Sevgisizliklerimizin sınır tanımaz yangınlarıyla cayır cayır yakılıyorlar. Alev alev. Kontrolsuz vicdansızlıklardan yangınlara davet üstüne davet çıkarıyoruz yine. Yanıyoruz. Uçaklar, helikopterler, itfaiye araçları, kazmalar kürekler, kepçeler yetişemiyoruz. Çok gerilerde kalıyoruz. Vicdanlarımız işe yaramıyor. Söndüremiyor. Çok yanıyoruz. Sönemiyoruz bir türlü. Kapkara. Vicdansızlık dediğimiz tam da bu olmalı. Hep gözlerimizin önünde. Göz göre göre …

Tarihe geçmiş bütün vicdanlı insanlara saygı-sevgi yürüyüşünde zeytin dostları en önde olsa gerek. Çünkü zeytin, sadece zeytin değil. Neredeyse her şey.
Bana göre zeytin dallarının üzerindeki zeytinler küçücük kedi yavruları gibiler. İçinizde bir yerlerde, kedi yavruları için bir umut olmasına rağmen aynı şey gövdesinden ayrılmış bir zeytin dalı için mümkün olmasa da, annelerini kaybetmiş iki kedi yavrusunun ya da gövdesini kaybetmiş büyükçe bir zeytin dalı üzerindeki zeytin yavrularının yardımına koşmak, adeta yanıp tutuşmak için neye ihtiyacımız var, düşünün hele …
Etkin bir hüzne bence. Yaşamla ölümün kavgasında araya girip yaşama doğru omuz verebilmek için ille de hüzün gerekir diyorum. Hem de öyle böyle değil çok, pek çok hüzün. Her yerimiz, dört bir yanımız hüzün olacak kadar. Daha nasıl anlatsam. Nasıl?
Belki şöyle:
En iyisi hüzün! Yaşasın hüzün!
kalabalık gelecek*
A. Kemal KAŞKAR –
1/
üst üste geldi ölümler üstüme üstüme
tanımam sanırdım
gözlerim gözlerinden tanıdı
tanıdık
iki gözüm çok geldi üstüme
ağlamam sanırdım
gözlerimi tanıdım
tanıştık
2/
bir çığlık
belki gözyaşı da var ardından gelen
duyamıyorum
göremiyorum insan selinden
çok kalabalık
3/
dalgalarının ucunu döke döke gel bul beni
biliyorsun
açık bir kapı gibi bekliyorum seni
ölenler oldu
uzun zaman oldu
anlatması uzun …
4/
bir pencerem olsa
– küçük de olsa –
dışarlara baksam
gözümün bahçesinde sarhoş olsam dolaşsam
geleceğim gelse
yakınıma gelse
göreceğim geldi onu nedense …
* Selim Martin’in anısına
(1987)




