Yılmaz Kaya AYLANÇ –
Yerel seçimler sonrası 23 yıldır iktidarda olan parti ikinci parti durumuna düştü. Yerel seçimleri, ana muhalefet partisi kendisinin dahi ummadığı bir başarı ile tamamladı ve 40 yıldır kazanılamayan yerlerde kazanarak birinci parti konumuna yükseldi.
Uzun bir süredir iktidarda olan ve ekonomik olarak kendi seçmeninin dahi eleştirdiği iktidar çareyi, seçimleri kazanan ana muhalefet partisi ile ilişkileri yeniden dizayn etmekte buldu.
Zaman mı kazanıyor, başka planları mı var zaman içinde göreceğiz.
İktidar bu ilişkilere “yumuşama” derken, yerel seçimleri kazanan ana muhalefet lideri buna “normalleşme” demekte.
Ne var bu iki kelimede; yumuşama dense ne olur normalleşme dense ne olur denebilir.
Bu iki kelime çok farklı anlamları içermekte. Önce yumuşama kelimesine bakalım.
TDK sözlük anlamı; yumuşamak işi, soğuk savaş gerginliğinin ortadan kaldırılması siyaseti (ve ayrıca dil bilgisine göre ise sert ünsüzün yumuşaması) şeklinde açıklanmakta.
Peki normalleşme ne anlama gelmekte: Normal duruma gelmek, normal olmak diye açıklıyor TDK.
Peki, söyleyenlerin neden söyledikleri ve genel duruma göre ben ne anlıyorum.
İktidar ve tek yönetici, kaybettiği seçim sonrası yaraları sarmak, yeniden toparlanmak ve iyi görünmek adına seçimi kazanan ana muhalefete “gel yumuşayalım, kaba konuşmayalım, el sıkalım, ziyaretler yapalım” anlamında “yumuşayalım” diyor.
Seçimi kazanan ana muhalefet ise, şu ana kadar olanlar normal değildi, normal olmayan pek çok şey oldu, bu nedenle ülke adına “artık normale dönelim” diyerek genel kabul görmüş kanunlara, anayasaya, geleneklere uygun olarak hayatın her alanında “normalleşelim” diyor.
Şu ana kadar çoğunlukla iktidarın yumuşayalım durumunu ve fakat son zamanlarda ana muhalefetin normalleşme adına şartları zorlamaya çalıştığını görmekteyiz.
Oysa, 23 yıldır ülkeyi yönetenlerin, halkın hayatını normalleştirmesini, hukukun üstünlüğünün ve yasalara uyulmasında normalleşmeye çalışacağını beklemek biraz fazla iyimserlik olmuyor mu?
Normalleşmek için;
‘İstanbul Sözleşmesi’nden bir gecede “biz bu sözleşmeden imzamızı çektik” dememek gerekmez miydi?
Hiçbir kanıtlanmış suç ortada yokken birçok insanın yıllardır cezaevinde kalmaması gerekmez miydi?
Milletvekili seçildiği halde canlı ve doğa dostu bir avukatın hapishane yerine TBMM’nde olması gerekmez miydi?
Madımak’ı yakarak cezayı hak etmiş pek çok insan affedilirken, 80 yaşında şerefle Türk Ordusuna hizmet etmiş Paşaların cezaevinde tutulmaları doğru muydu?
Seçim öncesinde kaldırılacağı sözü verilen mülakatının kaldırılmayıp yazılıda kazandığı halde elenerek atanmayan gençlere bu haksızlık yapılır mıydı?
Anayasa Mahkemesi’nin verdiği karara yine Anayasada yazdığı üzere “her kişi ve kurum uymak zorundadır” maddesi varken, bir mahkeme “ben uymuyorum” diyebilir miydi?
“Günde 5 milyon harcayan var” diyen kayıtlar ortadayken, koca koca şirketler vergi vermez veya çok az vergiler verirken, halâdaha dar gelirli ve az kazanandan vergi alınmasını ifade eden dolaylı vergilerin vergi gelirlerindeki payı yüzde 60-70 aralığında olur muydu?
“Ben ekonomistim” denilip zaten 128 milyar dolara ne olduğusorusu yanıtsızken üstüne üstlük ‘kur korumalı projesi’ni tüm ikazlara rağmen uygulayarak devlet kasasından 1.3 trilyon lira yok edilir miydi?
Anayasanın değişmez maddeleri arasında yer alan ve devletin kuruluşunda kurucu iradenin yaptığı devrimlere aykırı hareketler olur muydu, olsa cezalandırılmaz mıydı?
Kurucumuz ve arkadaşları kast edilerek “iki ayyaş” denebilir miydi?
Ders kitaplarından Atatürk ismini silmek veya azaltmak için bu kadar çaba sarf edilir miydi?
Laik demokratik eğitim şiarımıza rağmen, küçük çocuklar dahil olmak üzere özellikle bilimselliği azaltarak, dinselliği artırıcı bir eğitime negatif sonuçları ortada olduğu halde devam edilir, bu anlamı pekiştirecek “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” kabul edilir miydi?
Pek çok köy ve kasabalının, çeşitli derneklerin, bilimden yana olan tüm kişi ve kuruluşların karşı çıktığı; ormanları, dağları, tarlaları, kıyıları yok etme pahasına binlerce madene izin verilir miydi?
Açlık sınırı 19 bin lira civarındayken çalışanların yarısınayakınının aldığı asgari ücret 17 bin lira olabilir miydi?
16 milyon emekli açlık sınırında, 3.7 milyon emekli ise 12 bin 500 lira emekli maaşı ile aç bile kalamayacakları bir hayatı yaşamak zorunda kalırlar mıydı?
Gençlerimiz gelecek umutlarını tükettiği için yurt dışına gitmek için her yolu dener miydi?
En yetkin beyinler olup üniversite sınavında ilk bin içinde yer alarak girdikleri tıp fakültelerden mezun olan doktorlarımız en iyi şartlarda yaşamaları gerekirken Almanca kurslarına giderek yurt dışına gitmek için çabalar mıydı?
Gelir adaletsizliğinde dünya istatistiklerinde en üst sıralarda olur muyduk?
Aynı zarfın içindeki 4 oydan “hiç bir şey olmasa bile bir şey oldu” denip de 3 oyun kabul edilerek birinin iptal olması ile seçim yeniden yapılır mıydı?
Her yere havaalanı yapacağız diye, yüzde 97 hata paylı yolcu garantili hava alanlarına milyonlarca euro ödenir miydi?
Yap işlet devret veya devlet – özel sektör işbirliği adı altında milyarlarca dövize mal olan ve maliyetlerinden çok fazla bedellere yaptırılan onca işe 40 yıllara varılan döviz garantileri verilir miydi?
Her sabah başka bir isim altında yüzlerce operasyon ile binlerce suçlu yakalanır mıydı, üstelik bunların bazıları yabancı mafya üyeleri olur muydu?
İlkokul seviyesinde yavrularımıza ders diye sınıflarda kına gecesi, mezar başında ağıt ve benzeri eylemler yaptırılır mıydı, ayrıca bu vesileyle formasyon eğitimi olmayan din adamı denilen kişilersınıflara alınarak öğretmen yerine konulabilir miydi?
23 yıldır yönettikleri ülkemizde gırtlağa kadar borç içinde kalan belediyelerin SGK’na olan borçlarını yerel seçimi kaybettikten sonra “bu borçları ödeyin” diyerek yeni seçilen belediye başkanları tehdit edilir miydi?
Sokak hayvanları için katliam yasası meclisten çıkar mıydı?
…
Daha çok yazarım da, sizleri daha fazla sıkmayayım.
İşte tüm bunlar olmasaydı normal olacağımız bir ortamda olan ülkemizde yumuşama mı normalleşme mi tartışması yapılıyor olmayacaktı.
Oysa yakın bir zamanda Avrupa Birliği seçimleri yapıldı ve bazı ülkelerde hükümetler istifa ettiler. Oyları düştüğü için.
Biz ise yerel seçimlerde halk önemli bir karar vererek yerel iktidara ana muhalefet partisini getirdi. Bu aynı zamanda yaşadığı ekonomik çıkmazdan bir çıkış ümidini de ifade etmekteydi.
Bu umut ışığı seçimin YSK tarafından onaylandığı andan itibaren erken seçim istenmesi gerektirdiği halde ana muhalefet liderinin, “Bu bir yerel seçimdi, genel seçim değildi, onedenle erken seçim istemek olmaz” demesi moralleri bir nebze de olsa bozdu.
Son zamanlarda erken seçim sözlerinin çoğaldığını düşünerek bizde ana muhalefete – “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” deyimini hatırlatarak – tüm bu olumsuzlukların bitmesinin iktidarın değişmesi ile mümkün olduğu bilinerek her yerde ve her zaman erken seçim taleplerini ifade etmeleri gerektiğini söylüyoruz.
Başka yol yok! (30.07.2024)



