BAKTIKÇA … – soru/yorum – A. Kemal KAŞKAR
Nefes darlığı ne kötü şeydir öyle değil mi? Diyelim ki doktorunuz muayene için kısacık süreliğine “nefesinizi tutun” dediğinde bile insanın bir süre kendisini hazırlaması gerekir nefessizliğe. Büyük heyecan. Üç beş saniye bile ne uzun gelir insana.
Nefes nefese kalmak da öyledir. Ciğerleriniz yetişemez soluklarınıza. Daral gelir insana. Durmak durulmak gerekir. Ona bile ‘soluklanmak’ deriz. Soluk olmazsa olmaz.
…
Sağlı sollu yüksek yüksek ağaçlı bir yolda yürüyorsunuz diyelim. Bir anda o ağaç gövdelerinin yukarlara yukarlara yükselişinin büyüsüne kapılıp da başınızı yukarıya kaldırıp baktınız mı gökyüzüne hiç? … Bakmamışsanız eğer, mutlaka deneyin bunu. İlle de yüksek yüksek ağaçlı bir yolda yürümeniz de gerekmez. Gökyüzü, ortalarda görünen herhangi bir sebep olmaksızın da sık sık bakılabilecek en güzel yerlerindendir dünyamızın. Havanın açık ve az bulutlu olması da şart değildir. Yağmurlu günlerde de yapabilirsiniz bunu. Yüzünüzde yağmur … (Ancak örneğin yürüyorken gözlerinizi gökyüzüne yönlendirdiğiniz sıra güvenlik nedeniyle durmanızda yarar vardır. Gökyüzünde değil ama yeryüzünde önünüze bakmadan yürümenin düşmek gibi bir bedeli olabilir. Bu bedel zaman zaman çok ağır sonuçlar da açabilir başınıza. Lütfen dikkat!)
…
Bunları niye yazdım?
Malûm nedenlerle! Belki birer sözcükle anlaşılıverecek nedenler bunlar: İlki “kayyum”! İkincisi ise ‘formül’!
İlki …
Yani “kayyum” aslında çok ‘derinlikli’ bir kavram. Bir yanında ‘dinsel’ öte yanında hukukî anlamlar var. Orasına burasına hiç girmeden, yani hiç zaman yitirmeksizin sürdürmeliyim …
Bu kavramdan adeta bir ‘sistem’ türetmiş olan iktidarın, sevgili vatandaşlarımızın çok yüksek oranlarda bu sisteme karşı durmalarına rağmen demokrasi dışı bu uygulamadaki ısrarı, pek çoğumuza akıl dışı gelebilir ama tablo ortada. Tablo, bir tür vesayet haline işaret ediyor …
Kayyum kavramının ‘vasilik’le arasında elbette bir fark var. Vasilik kurumu, hukuken ehliyetsiz kişiler için kullanılıyor. Kayyum ise ehliyetsizliği gereksinmiyor. Bu durum hukuk fakültelerinde birinci sınıf öğrencileri için: “Vasi kişiye, kayyum mala atanır” diye özetleniyormuş. Neyse …
İktidarın kayyum ihtiyacını bir tür ‘bürokratik vesayet’ oluşturacak şekilde kullanıyor oluşuna dikkat çekmek için girdim ‘vasilik hukuku’na … Hiç uzatmadan hemen de çıkıyorum, çünkü hepimizin kafası allak bullak …
…

İstanbul Esenyurt Belediye Başkanı Prof. Dr. Ahmet Özer’in ‘şafak operasyonu’ ile gözaltına alınıp “terör örgütü üyeliği” iddiasıyla tutuklanmasının sonrasında bu kez Mardin Belediye Başkanı Ahmet Türk, Batman Belediye Başkanı Gülistan Sönük ve Halfeti Belediye Başkanı Mehmet Karayılan görevlerinden alınıp yerlerine kayyumlar atanınca, ülkemizdeki yerel yönetimlerde eksen kayması yine ve yine gündemin en başına oturuvermiş durumda.
Belediye meclislerini yok sayarak yürütülen bu işler, en son Esenyurt örneğinde belediye meclis üyelerinin belediyeye sokulmamasına kadar vardırıldı. Üstelik Esenyurt Belediyesi’nde ‘CHP Grup Toplantı Odası’ tabelası indirilmiş, odanın kapısı kayyumun talimatıyla kilitlenmiş …
Anlaşılan odur ki: İktidar, akıl almaz işler yapmakta sınır tanımıyor.
…
674 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’den hareketle ülkemizde 2016 yılından bu yana belediyelere 160 kez kayyum atanmış. Dile bile kolay değil: 160!
Oysa 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 45. maddesine göre belediye başkanlığının herhangi bir nedenle boşalması durumunda 10 gün içinde toplanacak belediye meclisi tarafından, elbette meclis üyeleri arasından bir başkan vekili belirleniyordu. 674 sayılı KHK ile belediye meclisi yok sayılarak başkan, başkan vekili atamaya İçişleri Bakanlığı ve Valilik yetkili kılındı. Durum ortada. Nokta.
İkincisi de …
Aile Hekimlerinin gelirlerinin hesaplanması için Sağlık Bakanlığı tarafından önerilen formül!
Bildiğiniz gibi sevgili aile hekimleri 5, 6 ve 7 Kasım tarihlerinde ‘eziyet yönetmeliği’ne karşı mücadelede iş bıraktılar. Yerden göğe kadar haklı olduklarını düşünüyor, bu mücadeleyi hasta olalım olmayalım hepimizin sevgili sağlık çalışanlarıyla birlikte vermemiz gerektiğini not ediyorum. Bu konuda da çok fazla şey yazmayacağım. Sadece ve sadece ilgili formülün anlaşılamaz açıklaması eşliğinde görselini paylaşmakla yetiniyorum.
Hafif bir soluklanma …
Sevgili ülkemizin başına gelenlerden ikisi bunlar. Daha neler var neler, biliyorsunuz. Başımızı kaldırıp gökyüzüne bakmayı bu nedenle önerdim. Elbette bunu bir çare değil aksine bir tür çaresizlik hali olarak değerlendirebilirsiniz. Siz bilirsiniz. Malûm: Çare sizsiniz!
Ama hep çare arayacak değiliz ya, arada hafif bir soluklanma da iyi gelir insana diye düşündüm …
Sirenler gözyaşlarımız …
“Başka bir aşk istemez, aşkınla çarpar kalbimiz / Ey vatan gözyaşların dinsin yetiştik çünkü biz / Gül ki sen, neş’enle gülsün ay, güneş, toprak, deniz / Ey Vatan gözyaşların dinsin, yetiştik çünkü biz” coşkusuyla büyütüldük, büyüdük. Öyle de yaşamaya, hep yetişmeye çalıştık. Yetiştik yetişemedik, vazgeçmedik. Hepsi yaşamımızın içinde ne kadar olumsuzluk varsa, olsa da yılmadan yorulmadan. Yokuş iniş demedik durmadık. Yorulmadık mı, elbette yorulduk ama durmadık. Ağlamadık mı, elbette ağladık ama güldük de … Gülsün istedik dünya pembe pembe, kıpkırmızı günlerde yaşatılsa da. Dünya ‘dün’den ibaret değildir çünkü kocaman bir ‘ya’sı da var onun. O olmazsa bugünsüz, yarınsız. Yas olmadan da insan olunamayacağı gibi. Yani ‘yas’ olacak ve insan ille de ağlayacak. Gözyaşı olmayan göz var mı dünyada? Gökyüzü olmadan dünya olamayacağı gibi. İlle de dolup dolup boşalacak …
Sevgili ülkemde 1938’den bu yana 10 Kasımlarda böyleyiz işte … Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün aramızdan ayrıldığı gün olan o günlerde yetişmemiz mümkün görünmüyor gözyaşlarına vatanın. Yetişmek ne mümkün. Zaten biz de o nedenle hep sevgilerle duruyoruz bulunduğumuz yerlerde 9’u beş geçelerde! Sirenler gözyaşlarımız …



