BAKTIKÇA – soru/yorum – A. Kemal KAŞKAR
‘Gevezelik’ ya da ‘zevzeklik’ olarak adlandırılan, anılan bir konuşma-iletişme biçimimiz vardır ki tartışmasız olumsuzlanan, istenmeyen bir durumdur. Karşınızdaki insanın boşboğazlıklarına bir yere kadar tahammül edebilmek belki mümkün olabilir ama tahammül eşiğinize bağlı olarak bu durum sürdürülebilir değildir. O ‘yer’ neresiyse artık oraya er ya da geç varılır ve iletişim kopar, biter. Gevezeler, zevzekler, boşboğazlar insanı yorar. Adeta boğar. Sözcüğün tam anlamıyla ‘daral gelir’ insana. Bu alan, dilimizde çok çeşitli şekilde ifade edilebilen bir alandır. ‘Fenalık geldi’ de bu ifade edişlerden biridir. ‘Kendini bilemez, bayılacak hale gelmek’ anlamında, çokça kullandığımız bir kalıbıdır dilimizin.
Sevgili ülkemizde en çok yaşanan haller arasında sayılabilecek ve çok sinir bozucu bir durum olarak dikkat çeken bu eziyetten kurtulabilmek, ortamdan hızla ya da yavaşça uzaklaşma dahil herhangi bir şekilde mümkün olamamaktadır. Çünkü gevezelikler ülkemiz sathında yayıla yayıla sürdürülmektedir.
‘Bilir bilmez, boş boş, ileri-geri konuşmamak’, ‘lafı uzatmamak’, olumlanan vasıflardır aslında … Ama bunun böyle olması ‘beş para etmez’ bir şeydir. Zaman zaman kulaktan dolma laflarla şişine şişine boyumuzu çok aşan konulara balıklama daldığımız ve yüzdüğümüzü sandığımız olur. Oysa, dışardan bakanlarca, suda debelenmekte olan hatta ‘boğulmak üzere’ olan bir tür ‘şaklaban’ olarak göründüğümüz kesindir.
Dolayısıyla en çok heves ettiğimiz şey ‘bilmek’ değil ‘biliyormuş gibi görünmektir’ belki de …
Toplumsalımız ona da itibar etmez, hiç saygı göstermez: ‘Çok bilmiş’ der, ‘ukalâ’ der geçer.
Dikkatinizi çekmek isterim: Her şeyi biliyormuş gibi davranmayı, önüne çıkan her konuda ‘bilgiçlik taslama’yı ters köşe bir şekilde ‘çok bilmiş’ olarak adlandırır, dalgamızı geçeriz.
Sözün özü: Gevezelik/zevzeklik; her zaman ve her yerde, ‘bilir bilmez’, ‘boş boş’, ‘ileri-geri’ konuşmalarla ‘enerji israfı’ olarak değerlendirilip, uzak durulması gereken bir şeydir ama ne çare! …
Lafı çok uzattım belki ama, bir de bilip de söylemeyenler vardır ki, ‘onları da hiç sevmeyiz’ demekle yetineyim şimdilik …
…
‘Olmayacak lafların edilmesi’ denince aklınıza ilk gelen yer neresi? Bana göre ‘siyaset sahnesi’.
Herkes hatırlayabildiği kadarını şöyle bir düşünsün: Başta ‘iktidardakiler’ olmak üzere o sahnede kimler kimler ne çok gevezelikler yapmış ve yapmaktadır, sınırı yoktur. Sınır tanımazdır. Boşboğazlık etmek zaten tabiatı gereği ‘sınır tanımamak’tır. Yani kendi içinde sonsuz bir döngüdür bu. Kaçıp kurtulabilmek ne mümkün.
Ancak siyaset sahnemizin de hakkını yemeyelim (!) Bu bol darbeli sahnede oluşturulmuş kültürel hafızamıza ait bir sıfat (mertebe!) vardır ki, ‘merkez sağ siyasetin efsane lideri Süleyman Demirel’ için kullanılmıştır:
‘Bir Bilen’!
12 Eylül 1980 askeri-faşist darbesi sonrası ‘siyaset yasaklı’ günlerinde Demirel’in Ankara Güniz Sokak’taki eviyle birlikte anılan ve gelişmesini sürdüren ‘politik becerileri’nin en iyi tarifidir bu. Bir tür ‘kod adı’dır Demirel’in.
O; siyasal tarihimizde sık sık karşı karşıya bırakıldığımız akılsız kavşaklardan hep ‘sağa doğru son çıkışlar’a taşınan bir tür mecburi istikamettir. Dönekleriyle ünlü bir siyaset sahnesinde ülkemizin kaderinin hep sağa çeken bir rot-balans sorunu yaşadığını herkes bilir, hiç kimse yadsıyamaz ve dolayısıyla bu döngü içinde ‘bir bilen olmak’la bir yere varılamaz diye düşünüyor olabilirsiniz. Haklı da olabilirsiniz. Benimki, bir tür ‘dalgacı muhabbet olsun’ işte. Neyse …
Vekaletçi temsil sistemini teslimiyet olarak yaşamayı bir tür kaçış-kurtuluş olarak gören ve dolayısıyla hep işin kolayına kaçmasıyla ünlü ‘seçmen vatandaş’ tarafından ‘Kurtar bizi Baba’ diye de seslenilen Demirel, neredeyse vekaletten ibaret merkez sağ odaklı ülkemiz siyasetinin ‘bir bileni’ydi. Buradan varmak istediğim sonuç şudur ki; ülkemiz şartlarında ‘bilmek’ten ziyade ‘bir bileni bulup ona sınırsız vekaletname vermek’ önemlidir.
Bu vekalet tavrı hâlâ daha sürüyor ne yazık ki … Elbette ‘merkez sağ’ diye tarif edilen alan da iyice karışmış durumda … Konu çok uzun … (“Memleket şartları da çetin!” *)
…
Son günlerde, başta Bolu Kartalkaya’da 21 Ocak’ta 78 vatandaşımızın yaşamını yitirdiği otel yangınıyla ilgili olmak üzere, başka bazı bilirkişiler ve bilirkişi raporları gündemde. Hem de ne gündem.
İddia o ki: Kartalkaya yangını hakkında görevlendirilen bilirkişi heyetince hazırlanan ve fakat iktidar tarafından beğenilmeyip görmezden gelinen ve “korsan” denilip sümen altı edilen raporunun peşi sıra başlatılan ‘uygun rapor arayışı’ dönemi sürüyor … Sözün tam da bu noktasında, bilirkişilik kadar önemli olduğunu düşündüğüm kişilikli bilirkişiliğe dikkat çekmek istiyorum.
‘Bilirkişi’ ne demek?
‘Yargıya intikal etmiş bir anlaşmazlık durumunda çözüm için özel-bilimsel bilgi, yani ‘uzmanlık’ gerektiren bir konuda düşüncesine, yorumuna gereksinim duyulan uzman kişi’ demek.
‘Bilirkişilik kurumu’ bu bakımdan en başta kişilik sahibi olmayı gerektirir. Kişiliksiz bilirkişilik yapılamaz? Aksi durumda ‘bilimsel bilgi sahibi uzmanlık’ beş para etmez. Eğilip bükülebilen bir kişilikle bilirkişilik yapılamaz. Yapılsa yapılsa -“çıkarına göre davranan” anlamında- ‘işinibilirkişi’lik yapılmış olur. O da ‘bilirkişilik’ olamaz.
Olamaz diyorum ama, sevgili ülkemde ne yazık ki olmayacak işler giderek daha sık oluyor, söylenmeyecek onca laf söyleniyor, aklımızla alay edilmeye devam ediliyor … Bu çok kötü tablo içinde hepimiz, bütün olup bitenleri görmezden bilmezden gelemeyecek bilirkişileriz aslında … Bilmem anlatabildim mi?
* Tayfun Talipoğlu’na saygıyla …
Ey güzel günler …

Yıllardır aynı nakarat:
“Birlik ve beraberliğe her zamankinden daha çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde …”
Bunu bir ‘iktidar söylemi’ olarak alırsak: Böyle böyle memleket meselelerine çözüm arayışlarının ‘sabır’ ve ‘şükür’ çağrılarıyla ertelenmesi taleplerini takiben ve ille de “aynı gemideyiz” denile denile bir türlü karaya ayak basamayan bir millet haline getirildiğimiz, getirileceğimiz kesin.
‘Birlik ve beraberlik’ elbette iyi şey, güzel şey. Bunun için ille de ‘yan yana’ gelmeli, birbirimize olabildiğince yakınlaşabilmeli, tarihin zaman zaman çok daralan sahnelerinde itişip kakışmadan yerlerimizi alabilmeliyiz.
Yan yana gelmek, yan yana olmak, durmak iyi-güzel de, elbette kimlerle yan yana, kimlerle yanak yanağa, kimden-kimlerden uzak durulması gerektiğine ilişkin önemli tarihsel deneyimlere de sahibiz. Buna, zaman zaman yaşadığımız talihsizlikleri de eklemeli ve netice itibariyle, olabilecek en geniş buluşmalarla geleceğe yürüyebilmeliyiz.
Şu aralar sevgili ülkemde güçlü bir muhalefet için ‘yan yanalık’ çağrıları yaygınlaşmaya başladı yine. Ne güzel.
Güzel olmasına güzel de; en büyük mesele, kimin yanında yan yana gelineceğinde?
Onun yanında mı, şunun yanında mı, nerede, kimin yanında?
Meseleye çözüm olması, bulunması bakımından önerim şudur:
“Ey güzel günler,
bekleyin yanınıza bizi,
bekletin yanınızı bizim için …”
Hâlâ!
6 Şubat depreminin ardından iki koca yıl geçti. Yapılanlar yapılmayanlar, altyapı-üstyapı her şey ortada. Yapılmayanlar, hâlâ yapılabilenlerden çok. İktidar, verdiği sözleri tutmadı hâlâ. Bu kesin. Bu gerçeği kabul edip hızlanmaya çalışmak yerine hâlâ lafı çevirip durmaları, muhalefete laf yetiştirmeye çalışmaları ise çok büyük ayıp! Deprem bölgesinde vatandaşlarımızın yaşam koşulları hâlâ çok vahim. İnsanlarımız bir yandan, ‘neyi, neleri özlediniz’ sorusuna; ‘mutfakta bulaşık yıkamayı’ ya da ‘misafir ağırlamayı’ diye günlük yaşama dair insanca yanıtlar verirken, öte yandan yaşanan çok büyük acılar; geciken, yerini bulmayan, eksik kalan, güvenilmeyen adalet yüzünden büyüdükçe büyüyor hâlâ. 6 Şubat’ın yıldönümünde mezarlık ziyaretlerinde acılı vatandaşlarımız, “O gün biz de enkaz altında kaldık, biz de yakınlarımızla birlikte gömüldük” deyip hıçkıra hıçkıra ağlıyorlar hâlâ muhabirlerle birlikte … Bir de hâlâ kayıp olan vatandaşlarımız var. 44’ü çocuk 145 vatandaşımız kayıp hâlâ! Kızının, damadının ve torununun cesetlerine hâlâ ulaşamamış bir vatandaşımızın, böylesi bir büyük acıyla baş başa iken devlet yetkilileri tarafından hâlâ muhatap alınmamasına dikkat çekerek: “Onların cesetlerini bulup veremediniz ama hiç olmazsa bu hissi verin artık bize!” diyor, muhatap alınmak istiyor. Bundan daha ağır ne olabilir? … Bir soru daha: Yakınlarını anmak isteyen vatandaşlara 6 Şubat 2025 Perşembe günü saat 04:17’de barikat kurup engel olarak, hatta üçünü gözaltına alarak ne ispatlanmış oldu? O sırada bir vatandaşın çığlığı duyuluyor: “Depremden sonra neredeydiniz! Bari o günkü gibi yalnız bırakın bizi de acımızı yaşayalım!” … Yazılacak ne çok şey var hâlâ … Görülen o ki, deprem bölgesinde yapılması gereken işler hâlâ yapılmazken olmayacak işler devam ediyor hâlâ …





1 Yorum
“Bir Bilenden,”Hiç Birşey Bilmeyen”e geldik