Songül KARAKOÇ BÜYÜKTAŞ
Hayata dair hepimizin farklı farklı beklentileri var. Her beklentinin önemlilik derecesi de kişiden kişiye göre değişmektedir. Bunu belirleyen de kişilerin içlerinde yarattığı eşiklerdir.
Her karakter birbirinin aynı olmadığı gibi kişilerin eşikleri de aynı şekilde farklıdır. Bazen karşıdaki ile ilgili “ne kadar da tatminkârsız” deriz. “Evet, beklentiler bizim ve beklentiler ne kadarıyla doyuma ulaşacak” sorusunun cevabı işte burada gizli olabilir.
Halk arasında sık sık “çabuk bulunan şey çabuk da terk edilir” diye söylenir; belki bu düşünceyi basit yaşanmışlıklar için varsayabiliriz ama gerçeklik payı işte şurada ortaya çıkıyor; eğer bir şey elde etmek için çok uğraş verip zorlanmışsanız ve elde etmişseniz ondan da asla kopmak istemezsiniz. Genel olarak şu hayatta hepimizin ne çok vazgeçemediği şeylerin olduğudur. İşte bu vazgeçemediklerimiz kimimizde saplantı halini alır çoğu kez. Bazen bunların altında eziliriz, vücudumuza, beynimize zarar verir noktaya gelir yine de asla vazgeçmek istemeyiz. Kimimiz buna sevgi, kimimiz saplantı, kimimiz de alışkanlık diyor. Özünde bunların bizim için hangi durumda olduğunu kendi kendimize anlatabilmemizde saklıdır.
Tüm yaşantımız boyunca uğruna uğraş verdiğimiz şeyleri bırakıp gitmemiz gerektiğini söylemeyeceğim; yalnızca yaşamımız diye adlandırdığımız her neyse onlara daha yakından nasıl bakabiliyoruz? Gerçekte bu düşünce bize ait mi? İşte bunu görmek için daha yakından kendimize bakıp bu soruyu sormamız gerekiyor. O zaman neyden vazgeçip neyden vazgeçemeyeceğimizi ayırt edebilmek adına belki de bunu yapmak zorundayız.
Bize ait düşünce mi yoksa empoze edilen emanet düşüncelerle mi yaşamımızı sürdürüyoruz? Yaşamımıza yön veren direksiyon kendi elimizde mi yoksa başkalarının elinde olan direksiyonla mı hayatımıza devam ediyoruz? Bu soruları kendimize sorduğumuzda hayatımızda önem arz eden duyguları saptamaya başlayabiliriz. Yaşantımızda ‘öz ben’i mi yoksa ‘vekil ben’i mi yaşıyoruz sorusuna cevap bulmak aslında çok da kolay değil. Bunları anlayabilmek için kendi kendimize yeterli soruyu ne kadar sorabiliyoruz.
Sizlere etkilendiğim doğada yaşanılan bir örneği vermek istiyorum: Guguk kuşu en çok başka kuşların yuvalarına yumurtlaması ve diğer anaç kuşun kuluçkaya kendi yumurtalarının da üzerine kuluçkaya yatsın diye bırakmasıyla bilinir. Guguk kuşu ilk önce kendisine bir yuva hedefler ve orada gizlenmeye başlar. Yuvayı yapan kuş uçup kendi yumurtalarını korumasız bıraktığı anda guguk kuşu o yuvaya gider ve diğer yumurtaların yanına yumurtlar. Hiçbir şeyden şüphelenmeyen anaç kuş yuvaya geri döndüğünde kendi görevinin bilinciyle hepsini kendi yumurtaları sandığı için kuluçkaya yatar. Genellikle guguk kuşu yumurtaları diğer yumurtalara göre daha erken çatlar ve yavru guguk kuşu dışarı çıkar. Bundan sonra olaylar şöyle gelişir; anaç kuş yumurtaların erken çatlayanları güçlü diğer yumurtaları güçsüz olarak düşündüğünden zayıf bulduğu yumurtaları dışlar ve yuvadan dışarı atar. Evet, işte bu gerçeklerin yer değişimini fark etmeden enerjilerini kendilerine ait olmayan bir şeyin sorumluluğunu üzerine alır ve guguk kuşu yavrularını besler.
Tıpkı yaşamımızdakiler gibi bize dayatılan, bilinçaltına kazıdığımız düşünceleri mi yaşıyoruz yoksa ‘öz ben’imizi mi yaşıyoruz. Daha da basite indirecek olursak; bu yaşadığımız duygular ne kadar bizim ve ne kadarı özümüze ait? Veya bizlere ne kadar zarar veriyor? Ne kadarı mutluluk veriyor? Çoğumuz kangren olmaya yüz tutmuş hastalıklı duygulara bize zarar vereceğini bile bile neden sımsıkı sarılırız? Bu sarıldığımız düşüncelerin içinde ne kadarı özgür irademize ait? Bana göre gerçek şu ki; hayatta çok çabuk vazgeçebildiklerimizin veya vazgeçemeyeceklerimizin olduğudur.



