Yılmaz Kaya AYLANÇ –
Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyeti, ulus devlet ve üniter devlet anlayışına uygun olarak inşa etmiş ve bunu oluşturacak devrimleri hızla hayata geçirmiştir. Böylece monarşiden Cumhuriyet, teokratik idareden laik ve hukuk devlet idaresine ulaşılmıştır.
Böylece geleneksel ve feodal yapı ortadan kaldırılırken, merkezi idare güçlendirilmiş, aşiret ve tarikat gibi yerel otorite çıkarları sona ermiştir.
Türkiye Cumhuriyeti ve devrimleri bu nedenlerle, iç ve dış yapılar tarafından çeşitli şekillerde engellenmeye çalışılmıştır. Genç Cumhuriyet bu yolda çıkan isyanlar nedeniyle zaman zaman da olsa zor durumlar yaşamıştır.
Bu ayaklanmaların altında emperyalist devletlerin enerji kaynaklarını kontrol etmek istemeleri çok önemli bir neden olmuştur. Bunun içinde bölgesel kargaşalar yaratmışlar veya bu çerçevede yardım amacıyla bölgeye müdahale etmişlerdir. Bir diğer neden ise, etnik, dini ve kültürel farklılıkları istismar ederek yönetecekleri güdümlü küçük ulus devletler inşa etmek. Bu konuda ilk sayabileceklerimiz İngiltere, Fransa, ABD ve Almanya’dır.
24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Antlaşması’nda konu olan Musul meselesi ise genç Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde durduğu bir konu olsa da aynı zamanda Hatay konusu da gündemdedir. İngiltere Irak’ta, Fransa ise Suriye’de manda devletler yaratma çabasındayken, petrol ve dağıtım yolları için bu genç Cumhuriyeti rahat bırakmamak için her fırsatı kullanmaktaydılar. Tabii ABD de bu ateşe kömür taşımayı ihmal etmiyordu. İngilizler ilk olarak Nasturi isyanının fitilini yakmış, kendini korumak isteyen Türkiye Cumhuriyeti’ne ise “Hıristiyanları katlediyorlar” diyerek uluslararası alanda baskı yapmayı ihmal etmiyordu. Hilafetin kaldırılması da, isyanların din ağırlıklı olanlarında emperyalistlerin tuzaklarına düşülmesinde önemli bir etken olmuştur.
Nasturi isyanı, 7 Ağustos – 28 Eylül 1924. Nasturiler; Van, Hakkari Musul bölgesinde Hıristiyan dünyasındaki ayrışma sonucu buraya yerleşmişler ve Lozan Anlaşması dışında kalan Musul meselesi sırasında İngilizler tarafından Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı kullanılmışlardır. İngiliz propagandası ve Kürtlerin desteği ile isyan eden Nasturiler, Hakkari Valisi Halil Rıfat bey ve güvenlik kuvvetlerini Hangediği civarında pusuya düşürürler, Rıfat bey esir alınır. İngiliz üniformalı askerler gördüğünü, uçaklarının üzerlerinden geçtiğini serbest bırakıldıktan sonra anlatan Halil Rıfat bey, isyanın İngiliz desteğiyle olduğunu söyler. Türkiye uzun süredir huzursuz olan bölgeye operasyon kararı alır. 7. Kolordu Komutanı Cafer Tayyar bey komutasındaki birlikler Zaho bölgesine kadar direniş ile karşılaşmasa da o bölgede İngiliz uçaklarının saldırısıyla karşılaşır. Musul’da bulunan birlikler de İngilizlerle çatışmaya başlayınca, Milletler Cemiyeti, tarafları Brüksel anlaşmasına uymaya davet ederek Türkiye Irak geçici sınırını belirler. Nasturilerin bağımsız devlet talepleri kabul görmemiş, ayrıca Hakkari sınırları tartışmasız kabul görüp İngiliz talepleri reddedilmiştir. 16 Mart 1926 tarihinde Nusaybin, Cizre ve Midyat merkez olmak üzere Yezidiler tarafından desteklenen Süryaniler isyan etmiş, isyan bastırılmış ve 750 bin Süryani görüşmeler sonucu Irak Musul civarına yerleştirilmiştir. İngiltere bu bölgedeki isyanlarda her seferinde bağımsızlık sözü verdiği grupların hiçbirine bu sözlerini tutmamıştır. 30 Mayıs 1932 yılında İngiltere ve Irak arasında imzalanan manda rejimini sonlandıran anlaşma sonrası Irak, Milletler Cemiyeti’ne girmiş, bu tarihte Nasturiler Cemiyet’e başvurarak Kuzey Irak’ta yurt isteseler de İngiliz çıkarlarına uygun olmadığı için bu istek kabul edilmedi. Bu isyan bizzat İngilizler tarafından kendi çıkarlarına hizmet etmek için çıkarılmış ve Musul’un kaybedilmesinde önemli rol oynamıştır.
Şeyh Sait İsyanı, 13 Şubat – 31 Mayıs 1925 tarihlerinde yaşanmıştır. Lozan Antlaşması’nda Türkiye Irak sınırının belirlenmesinde İngiltere ile çözülecektir ibaresi üzerine Haliç konferansında çözüm çıkmaması üzerine Musul’un kendisinde kalmasını isteyen İngiltere henüz 2 yaşındaki genç Cumhuriyet’i önce Nasturilerin sonra Şeyh Said isyanı ile zor duruma düşürmeyi ve Musul talebinden vazgeçirmeyi hedeflediler. Sorunu Türkiye’nin üye olmadığı Milletler Cemiyeti’ne götüren İngiltere istediği sonucu aldı ve Musul Irak’a bırakıldı. Bu bölgede pek çok Kürt Cemiyeti kurulurken bunların en önemlisi Kürdistan Teali Cemiyeti’dir. Pek çok aşiret, şeyh ve Hamidiye Alaylarından bazı subaylar tarafından kurulan Cemiyetin başkanlığını Cibran aşiretinden Albay Halit bey ile Bitlis emirlerinden Yusuf Ziya beydir yapmıştır. Aynı dönemde, 17 Kasım 1924 tarihinde Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurulur. Mustafa Kemal, Şeyh Said isyanını, Kazım Karabekir ve arkadaşlarınca kurulan bu parti ile ilişkilendirir ve şu yorumu yapar: “Parti, dinsel düşünce ve inançlara saygılıdır sözlerini ilke edinip bayrak gibi kullanan kişilerden iyi niyet beklenebilir mi?” Yeni isyanın en önemli argümanı, “Hilafet elden gidiyor” olmuştur. Nakşibendi tarikatında önemli yeri olan ve Anadolu’nun önemli bir kısmında etkili olan Şeyh Said, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Kuran’a aykırı hareket ettikleri, Allah ve Peygamberi inkar ettikleri ve Halifeyi sürgüne gönderdiklerini ve bu Cumhuriyetin yıkılması gerektiğini söylüyordu. Kürt halkının bağımsızlığı yanında Halifeyi getirmek ve şeriat devleti kurmak amaçlarıydı. İsyan 13 Şubat 1925 tarihinde Diyarbakır’ın Eğil nahiyesine bağlı Piran köyünde, kaçak askerlerin Şeyh Said’in kardeşi Şeyh Abdürrahim’den istenmesine ateş ile karşılık verilmesi sonucu başlamıştır. Şeyh Said kardeşini ziyarette bu olayları yaşamış ve kardeşini desteklemiş, önce Genç merkeze bağlı Darahne’yi basmış, vali ve diğer görevlileri rehin almış, bazı aşiretlerin de desteğini alarak Siverek, Maden ve Ergani’yi ele geçirmiştir. İlk açıklamalarında kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası programını okuduğunu, şeriata uygun olduğunu söyleyerek övmüş, CHP’yi de eleştirmiştir. Partinin kapatılması istenmişse de parti bunu reddetmiş, ancak Kazım Karabekir isyanın bastırılması için hükümete destek vermiştir. Mustafa Kemal Nutuk’ta: “Baylar, yaptığımız devrimin genişliği ve büyüklüğü karşısında eski boş inançların ve kurumların birer birer yıkılışını gören bağnaz ve gerici kimseler, ‘dinsel düşünce ve inançlara saygılı’ olduğunu bildiren bir partiye ve özellikle bu partinin içindeki tanınmış kişilere dört elle sarılmaz mı? Yeni parti kuran kişiler bu gerçeği anlamış değil midirler?” diye TCF’yi suçlamıştır. Fethi Okyar’dan sonra Başbakan olan İsmet İnönü, “Doğu isyanı bir irtica hareketidir” demiştir. İsyan konusunda K. Karabekir, Doğu bölgesini ve bölge halkını çok iyi tanıyan bir kişi olarak, daima Kürtlere şefkatli yaklaşma taraftarıydı. Çünkü halkı cahil idi. “Bu cahillik o kadar ileri seviyedeydi ki, halk şeyhlerin önünde diz çöküp havlayacak kadardı” demiştir. İsyanın bastırılması için Takrir-i Sükun Kanunu çıkarılmış ve İstiklal Mahkemesi tekrar kurulmuştur. Şeyh Said, üzerine gönderilen ordunun duruma hakim olması üzerine İran’a kaçmak isterken Muş civarında bölünmeye başlayan örgüt ve halkın desteği ile yakalanmıştır. Mayıs ayında Doğu İlleri İstiklal Mahkemesinde yargılanmışlar, baş sorumlu olan Şeyh Said ve 47 kişi ölüm cezasına çarptırılarak idam edilmişlerdir. Laik Türkiye Cumhuriyeti’ne kasteden şeriat talepli isyan bastırılarak isyancılar idam edilmiştir. Genel kanı bu isyanın bir Kürt isyanı değil, din çemberinde şeriat talep eden bir isyan olduğu şeklindeydi.
Şemdinli isyanı 25 Haziran 1925 – Haziran 1926 tarihlerini kapsar. Şeyh Said isyanının sanıklarından ve idam edilen Seyit Abdülkadiri’nin oğlu, babasının intikamını almak için Hakkari çevresinde bir örgüt kurar. 6. Hudut taburundan subayları köye misafir olarak davet eder, ancak onları yemek sırasında katleder. Daha sonra çevreden topladığı ve Gerdi aşiret mensupları ile Şemdinli’ye ikinci kez saldırsa da, Yüksekova’dan Casim ve Dostkili Tahir ve beraberindeki 150 kişilik kuvvetin güvenlik kuvvetlerine verdiği destek ile isyan bastırıldı.
Raçkotan ve Raman isyanları 7 – 12 Ağustos 1925. Şeyh Said isyanı sonrası Doğu ve Güneydoğu illerine bir genelge ile, “Bu isyanda Kürtçülük ve irtica ile ilişkili kişilerin ellerindeki silahların toplanması ve suç işlemiş olanların aşiret nüfuzuna dayanarak kaçak olanların yakalanması” istenmektedir. Doğu Anadolu’da bulunan Raman, Raçkotan ve Garzan aşiretleri ile Silvan ve Kulp’un Bükran aşiretlerinin çıkardığı olaylardır. Bir kısım aşiretler işbirliği yaparak kendiliğinden silahları teslim etmişlerdir.
Eruhlu Yakup Ağa ve Oğulları ve Pervari isyanı / 1926. Eruhlu Yakup Ağa ve oğulları Siirt’teki Zilan ve Adıyan aşiretlerinin katılımıyla şapka devrimine karşı isyan etmiş ve bu isyan kısa sürede bastırılmıştır.
Koçuşağı isyanı 7 Ekim – 30 Kasım / 1926. Koçuşağı aşireti, Şeyh Said isyanında yer alan bazı gruplar ile birlikte vergi vermekten ve askere gitmekten kaçınarak devlete karşı terörist faaliyetlerde bulunmuş, güvenlik güçlerinin müdahalesi sonrası etkisiz hale getirilmişlerdir.
Hakkari isyanı 6 Ekim 1926 – Mart 1927. Şeyh Enver’in Şeyh Said isyanı sonrası zorunlu göçe gönderilmesine karşı isyandır. Hakkari ve Van arasında devlet dairelerinin yağmalanması, karakolların basılması ile geniş bir alana yayılmıştır. Güvenlik kuvvetlerinin karşı müdahalesi sonrası Irak ve İran’a bir kısım taraftar kaçmış ve isyan bastırılmıştır.
Sason isyanları 1925 – 1937. Sason bölgesi, coğrafyanın zor olması nedeniyle devlet elinin zor ulaştığı bölge olup Şeyh Said isyanına katılmışlardı. Yurt dışından temin ettikleri silahlar ile devlete karşı eylemler düzenlemişler, hatta devlet memurlarını öldürmeye kadar işi vardırmışlardır. Bölgeye çeşitli kereler müdahale edilse de kış şartlarında harekat durmak zorunda kalıyor ve istenen sonuç alınamıyordu. Bunun üzerine bölgedeki bazı yerleşimler Batı Anadolu ve Trakya bölgelerine yerleştirilme kararı verilmiş, sonrasında bölge yasak bölge olarak ilan edilmiştir. 1937 yılında yapılan harekat ile isyancılar ya yakalanmış veya dağlara kaçmışlardır. Bölgede yeni huzursuzluk yaşanmaması için gereken tedbirlerin alınması için “Sason ıslah programı” devreye sokulmuş ve devlet ciddi bir ekonomik kaynağı buraya aktarmak durumda kalmıştır. En çok da dışarıdan gelen etkileri önlemeye çalışmıştır.
Mutki isyanı 26 Mayıs – 25 Ağustos 1927. Sason isyanına karşı devletin aldığı önlemleri kabul etmeyen Hersan ve Silent aşiretlerinin halkı kışkırtmasıyla başlamıştır. Birçok kez yapılan müdahaleler ile huzur sağlanmış, bazı isyancılar Dicle’yi geçerek güneye kaçmışlardır.
Ağrı isyanları 1926 – 1930 tarihleri arasında Hoybun örgütü tarafından Doğu Anadolu’da gerçekleşmiştir. Sevr anlaşmasında belirtilen Kürt devletinin kurulması amacıyla kurulan Azedi Cemiyeti, Türkiye karşıtı faaliyetlerini devam ettirmek amacıyla isyanla Irak, Iran ve Suriye’ye kaçan Kürtleri toplamak için İngiltere ve Fransa’nın desteği ile 1927 yılında Kürtçe’de “benlik” manasına gelen Hoybon, Ermenicede Ermeni Yurdu anlamına gelen “Haypun” kelimeleri birleştirilerek Hoybun örgütünü kurmuşlardır. Kürt liderler ile Ermeni Taşnak liderler Lübnan’da Bihamdun kasabasında geniş bir kongre düzenlerler. Kongrenin amacı “Türk Kürdistanı’nın Bağımsızlığı” olarak belirtilmiş. Kongre, Türk devleti dışında hiçbir devlete ve millete karşı faaliyette bulunmayacağı, İngiliz ve Fransızlara karşı dostane tutum içinde olunacağını, Ermenistan ile işbirliğinde olunacağını deklare eder. Örgüt ilk şubesini Bağdat ve sonra Lübnan, Kahire ve Şam’da açmıştır. Sonrasında Yunanistan, Bulgaristan, Romanya gibi Avrupa ülkelerine faaliyetlerini taşımış, Avrupa ve Amerika kamuoyu etkilenmeye çalışılmıştır. Bu amaçla Türkiye, Suriye, Irak sınırındaki Ermenilerin sınırdan uzaklaştırılmaları Fransa tarafından istenmiş olsa da bu talep duymazdan gelinir. Bu isyancılar ile Çerkez Ethem ve Reşit bey de görüşmelerde bulunmuştur. Önemli gücü Bedirhan aşireti sağladığından daha çok Ağrı yöresinde etkili olmuşlardır. İsyanlar sırasında İngiliz hakimiyetindeki Barzani Kürtleri de sınırı geçerek Türkiye’ye girmişlerdir. Sovyetler’in de iç meselelerini halletmesi sonrası bölgeye ilgisi artmıştır. Bölgeye üç önemli harekat düzenlenmiştir. Harekatın başarısı sonrası Mustafa Kemal, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak Paşa’ya tüm birlik mensuplarına ulaştırılması için bir tebrik mesajı yayınlamıştır.
Oramar isyanı 6 Temmuz – 10 Ekim 1930. Ağrı isyanı ile bağlantılı, Hoybun örgütü ve Irakta bulunan Kürt faaliyetlerinin bölgeye uzanması ile gelişmiştir. Kürt grupların gelişini devlet kuvvetlerine ileten Kasım ağa ve Erim ve Ferhat ağaların da devletin yanında yer almasıyla Irak Şeyh Ahmet Barzani’nin 500 kişilik grubu püskürtülmüş ve isyan bastırılmıştır.
Tendürek isyanı 14 – 27 Eylül 1929. Türkiye’de sığınmacı olarak bulunan İran asıllı Şeyh Abdülkadir’in, yöre halkının arazilerini ellerinden alması, Kotanlı ve Keskünlü aşiretlerini birleştirerek diğer aşiretlere karşı kışkırtarak bölgede huzursuzluk çıkarması sonrası düzenlenen harekat ile isyan bastırılmış, isyancıların bir kısmı İran’a kaçmıştır.
Savur isyanı 26 Mayıs – 9 Haziran 1930. Savur, Cizre ve Midyat yöresinde gerçekleşmiş, güvenlik kuvvetlerinin müdahalesi ile sonlandırılmıştır.
Asi Resul isyanı 22 Mayıs – 3 Ağustos 1929. Eruh’a bağlı Jilyan aşiretinin silah kontrolüne karşı gelmesiyle başlamış ve kısa sürede bastırılmıştır.
Bicar isyanı 12 Ekim – 7 Kasım 1927. Şeyh Said isyanından Suriye’ye kaçan grupların yeniden faaliyete geçmesiyle, sarp dağların olduğu coğrafyada soygunlar, yol kesmeler, talan gibi asayiş durumları yaşanmaya başlanmış, Özellikle devlete bağlı grupların devletin kendilerini koruyamayacağı yönündeki endişeleri ile yaşadıkları tereddüt, durumu zorlaştırsa de bölgeye yapılan üç ayrı müdahale ile sükûnet tekrar sağlanmıştır.
Batuş isyanı 20 Mayıs – 9 Jazitan 1927. Batuş köyünde meydana gelen isyan, parti tartışması ile çıkmış, köye gelen güvenlik kuvvetlerine ateş açılmış, ancak kısa sürede asiler yakalanmış ve olaylar durmuştur.
Zeylan isyanı 20 Haziran – 18 Eylül 1930. Muradiye, Patnos, Erciş, Diyadin, Muş ve Bitlis bölgesinde Zeylan, Celali, Bekıran, Haydaran, Banuki, Adaman aşiretlerinden oluşan grupların, Seyid Abdülvahap, kardeşi Seyit Resul, Ermeni Abraham Paşa, Emin Paşa ve Kör Hüseyin liderliğinde Zeylan bucak merkezindeki jandarma karakolunu basmasıyla başlar. Şikkanlı aşireti ve çevre köylerden katılan milisler ile Dervişbey adamları güvenlik güçleri yanında yer alır, düzenlenen harekat ile asilerin bir kısmı yakalanır bir kısmı da İran’a kaçar.
Pülümür isyanı 8 Ekim – 14 Kasım 1930. Pülümür aşiretlerinin bölgede huzursuzluk çıkartmaları, Zeylan ayaklanmasında ele geçen belgede Dersim bölgesini Hoybun bölgesi olarak adlandırılması, Erzincan merkezde Kürtlerin Türklere “Aleviliğin kürtlüğü” ifade ettiği propagandasının yapılması, askere gidilmemesi, vergi verilmemesi gibi eylemlerin yapılması, ilçe kaymakamlığına saldırılması sonucu bölgeye iki kez harekat düzenlenmiş, bazı köylerin yerleri değiştirilmiş ve asayiş sağlanmıştır.
Dersim (Tunceli) olayı 1937 – 1938. Dört dağ arasında 3000 metreyi bulan dağları ile 1000 metrede bir kent Tunceli. Güneşin birkaç saat göründüğü zor bir coğrafya. Bölge ile İngiltere, Fransa, Rusya, İtalya ve Amerika’nın hiç bitmeyen ilgisi ve dolayısıyla Türkiye için problem kaynağı olmasının istenmesi yanında yöredeki aşiretlerin reisliğini yapan şeyhlerin, seyitlerin ve ağaların güçlerini yitirecek olmaları ile sosyal yapılar etkili olmuştur. Toprak aşirete aitti ve ağa toprağın kullanılmasını ve anlaşmazlıkları organize etmekten sorumluydu. Oysa otorite bu durumu sonlandırarak vergilerin kendince toplanması, askerlik yapmak için gençlerin askere alınması gibi devlet olma gereklerini yerine getirmek istediğinde buna karşı gelinerek çatışmalar başlamaktaydı. Ülke ekonomisi ile entegre olamaması, ağanın verdiği kadar ile yetinilmesi ve bu nedenlerle toplum da devlet ile ilişki kuramamaktaydı. Devlet ne zaman bölgede iyileştirmeler ve başkaca uygulamalar yapmak istese bir dirençle karşılaşmıştır. Burada konu edilen onlarca, yüzlerce köyün; toprağı, insanı, hayvanı ve tüm varlıkları ile ağaya ait olmasıydı. Bir devlet içinde böyle bir durum kabul edilemezdi. Dersim halkı ağaların gücü altında ezilmişler, seslerini yükseltmelerine müsaade edilmemişti. Devlet ile halk arasında şeyhler, ağalar ve seyitler daima olmuştu. 14 Haziran 1934 yılında iskan kanunu çıkartılır ve şeyhlerin ellerindeki topraklara el konulur, bazı köyler yurdun başka yerlerine taşınır yetkisi içerir bu kanun. 25 Aralık 1935 tarihli Tunceli vilayetinin idaresi hakkında kanun ile Anadolu’nun son derebeyleri tasfiye edilecektir. Devlet karşısında nüfuzlarını kaybedecek olduğu gören şeyhler Seyit Rıza, Haydaran, Demenan aşiretleri toplanır ve isyana karar verirler. Dini gerekçelerde isyanın büyümesinde etkilidir. Çoğunluğu Alevi olan halkın, itibarlı dedelerin soylarından geldiklerini söyleyen şeyhler, seyitler ve ağalar halkı etkilemişlerdir. “Burada bir parantez açarak, Osmanlı’da Yavuz Sultan Selim’in Şah İsmail’i yenmesi ile Alevi toplulukların bölgenin sarp yerlerine kaçarak orada yerleşmeleri ile Dersim Aleviliğin kalesi olmuştur”. Dersim isyanı Koçgın, Şeyh Said ve Ağrı isyaları ile benzerlik gösterir. Ortak noktaları Kürtçülüktür. Ortak bir diğer nokta da, yabancı devletlerin destek ve tesirleri. 1919 yılında İngilizlerin desteği ile kurulan Kürdistan Teali Cemiyeti tüm bu isyanların oluşması ve sürdürülmesinde etkili olmuştur. Bazı kaynaklara göre Dersim’deki elli altı aşiretten sadece altısı isyana katılmıştır. Osmanlı döneminde bu yörede yapılanlar da halkı tedirgin ve isyankar olmakta etkilemiştir. Aslında sorunun başlangıcı 1839’da ilan edilen Gülhane Hattı Hümayunu’nda konu edilen “devletin ademi merkeziyetçi tutumla yeniden inşası” söylenebilir. Cumhuriyet döneminde Dersim için oluşturulan raporda, “Bölgede silahlar toplanmalı, ağalar, şeyhler ve seyitler sürülmeli, halka toprak verilmeli, üretenler korunmalı, boş yerlere iskan verilmeli, yollar yapılmalıdır.”
Reformların yapılabilmesi için bölgede 1. Umum Müdürlüğü kurulur. Ancak isyanın bastırılmasında da hükümet kuvvetlerinin çok sert tepki vermiş olmaları da hafızalarda unutulmayacak anılar bırakmıştır. 11 kişinin idam edildiği, çok sayıda kişinin öldüğü, binlercesinin yer değiştirdiği, yörenin üçte birinin yasak bölge ilan edildiği bir askeri harekat olmuştur. Halkın Dersim Tertelesi dediği bu olaylar, kayıtlara Dersim isyanı olarak geçmiştir. (Mahmut Akyürekli, A.Ü. Türk Inkilap Tarihi Enstitüsü, 2010) (1)
Menemen Olayı, 23 Aralık 1930. Mustafa Kemal’in hedefi, her bir vatandaşın eşit olduğu, milli egemenliğe dayalı milli bir devlet kurmaktı. 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edilmiş ve Türkiye hızlı bir modernleşme sürecine girmişti. 1930 yılında Halifeliğin kaldırılması, tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması, Tevhid-i tedrisat, medeni, şapka, kılık kıyafet kanunları ve Latin harflerin kabulü modernleşme yolunda atılmış köklü adımlardan bazılarıydı. İsyanlar bitmiş, Cumhuriyet hızla ekonomik ve diğer yapılanmaları yapmakta olduğu yıllarda 1929 dünya ekonomik buhranı şartları daha da zorlaştırmış ve halkın hükümetten memnuniyetsizliği artmış, Mustafa Kemal Paşa karşıtları yeni isyan huzursuzlukları arasında Serbest Cumhuriyet Fırkası kurularak bir kez daha çok partili sisteme geçme istekleri yaşanmaktadır. Menemen olayı Manisa’da başlayan, Menemen’de son bulan irticai bir isyan hareketidir. Elebaşı, mehdilik iddiasında bulunan 33 yaşındaki Girit göçmeni Derviş Mehmet’tir. Şehir düşenler ise Asteğmen Kubilay, Bekçi Hasan ve Bekçi Şevki olup, hepsi Girit göçmeniydi. Olaylar 7 Aralık günü başlar, amaç Cumhuriyeti yıkmak ve şeriat devleti kurmaktır. 1924 Anayasasını zorla değiştirmek, değiştirmeye teşebbüs suçlarından 105 kişi yargılanmış, 37 kişi için idam kararı verilmiş, 6 kişi 65 yaş üstü olduğu için hapis cezası, 1 kişi yargılamada ölmüş 2 kişi TBMM encümen kararı ile hapis cezası almışlar. (2)
Cumhuriyet dönemi isyanlar, dış kışkırtmalar, devrim yasalarına karşı direnç, dini amaçlar ve en çok da yeni devletin sahip olduğu güç ve uygulamalar karşısında kendi hakimiyetlerini kaybeden şeyh, ağa, seyit gibi eski güç odaklarının kendi egemenliklerini kaybedecek olmaları ile devlet hakimiyetinin sağlanmasında görevli kişilerin halka gereğinden fazla sert ve yanlış davranmalarının da etkili olduğunu söyleyebiliriz.
Kurtuluş savaşından yeni çıkmış genç Cumhuriyet, ilk yıllarında bu isyanlar ile uzun süre uğraşmış, ekonomik ve zaman kayıplarına uğramıştır. İsyanların önemli kısmı Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde gerçekleşmiş, aşiretlerin ellerindeki toprak ve idare gücünü kaybetmek istememelerinin de önemli bir neden olduğunu söyleyebiliriz. Bu konuda Mustafa Kemal Atatürk’ün, toprak kanunu hazırlanması ve topraksız köylüye toprak dağıtılmasını içeren “toprak reformu” ne yazık ki gerçekleşmemiş, bölge halkına devlet ve imkanlarının ulaşması bu aşiret reisleri tarafından her defasında engellenmiştir. Bu durumun günümüze kadar uzandığını görmek mümkündür. Bunca yıl sonra bile ağalar veya uzantıları TBMM’de vekil olarak bulunmaya devam etmektedirler. Burada söylemem gereken bir konu da, her şeye rağmen özellikle Kürt yurttaşların büyük çoğunluk olarak her zaman Türkiye Cumhuriyeti’ne olan bağlılıklarıdır. Misak-i Milli sınırları içinde hasmane bir tutum yerine evlenerek aile olmuş, çocuklar yetiştirmiş bu halk, kışkırtmalara rağmen kardeşliğini sürdürmeye devam etmiş ve edecektir. Yeter ki bizler, ağalara kulak vermeyelim.
Atatürk, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir. Türkiye halkı, ırken veya dinen ve harsen birleşik ve yekdiğerine karşı hürmet ve fedakarlık hisleriyle dolu ve mukadderat ve menfaatleri ortak olan bir toplumsal hey’ettir” diye tarif etmektedir.
Bu Cumhuriyetin kıymetini bilip, demokratik, laik ve sosyal yapısını güçlendirelim. (23.07.2025)
1- (N. Yazıcı, Atatürk Ansiklopedisi, 27 Temmuz 2021) 2- (N. Uzaman, Atatürk Ansiklopedisi, 11 Mayıs 2022)



