Yılmaz Kaya AYLANÇ –
Mustafa Kemal, 1922 yılı Ekim ayında Halifelik ile Saltanatın, Padişahlığın ayrılabileceğini söylemiş, Meclis çatısı altında bu konu komisyonlarda tartışılmaya başlanmış ve bazı vekiller bunun imkansız olduğuna varan nutuklar atarken, tüm bunları günlerdir izleyen Mustafa Kemal üç komisyonun ortak toplantısında söz alır, önündeki sıranın üstüne çıkar ve şunları söyler;
“Efendiler, egemenliği hiç kimse, hiç kimseye, bilim gereğidir diye, görüşmeyle, tartışmayla veremez. Egemenlik, güçle, erkle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk Ulusunun egemenliğine el koymuşlardı. Bu yolsuzluklarını altı yüzyıldan beri sürdürmüşlerdi. Şimdi de Türk Ulusu bu saldırganlara, artık yeter diyerek ve bunlara karşı ayaklanarak egemenliğini kendi eline almış bulunuyor. Bu bir olupbittidir.
Söz konusu olan, ulusa egemenliğini bırakacak mıyız bırakmayacak mıyız sorunu değildir. Sorun gerçekleşmiş bir olayı yasa ile saptamaktan başka bir şey değildir. Bu, ne olursa olsun yapılacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes sorunu doğal bulursa, sanırım ki uygun olur. Yoksa yine gerçek, yöntemine göre saptanacaktır, ama belki bir takım kafalar kesilecektir. İşin bilimsel yönüne gelince, hoca efendilerin üzülmelerine ve kaygılanmalarına hiç yer yoktur. Bu konuda bilimsel açıklamalarda bulunayım” diyerek uzun uzun açıklamalar yaptı. Bunun üzerine Ankara Milletvekili Hoca Mustafa Efendi, “Bağışlayınız efendim, biz sorunu başka bakımdan ele almıştık, açıklamalarınızdan aydınlandık” demiştir. Bunun üzerine Rauf ve Kazım Karabekir, Mustafa Kemal’in ne kadar kararlı olduğunu anladılar ve kendisinin istediği doğrultuda konuşma yaptılar.
Komisyonda kabul edilen önerge Meclis’te de oy birliği ile kabul edilerek altı yüz yıl süren Osmanoğlu hanedanlığı bitmiş oldu.
Bu girişi neden yaptım açıklayayım. Genç kuşaklar Cumhuriyet’ten, Atatürk’ten eğitim sıralarında öyle uzaklaştırılıyorlar ki, bazı konuları sırası geldikçe küçük anekdotlar şeklinde ortay koymak gerek.
Cumhuriyet Bayramı’nı tüm yurtta coşkuyla kutlayacağız. Mazeretsiz, amasız, fakatsız, samimiyetle ve şükranla.
Ancak bilinmeli ki, Cumhuriyet için mücadele ve savaş sadece meydanlarda, arazilerde veya cephelerde verilmedi. Cumhuriyet’e giden yolda mücadele, devlet kurulmadan kurulan ve halk savaşını yöneten Meclis’te de verildi. Kişi kişi, grup grup verildi. Yani savaşı kazandık diye hemen saltanat bitirilmedi, hemen halifelik kaldırılmadı. Her biri için ciddi mücadeleler yapıldı, uykusuz geceler geçirildi. Hani bazıları, “yemekler yenip rakılar içiliyordu” diyor ya, işte o masalarda sabaha kadar görüş alışverişleri yapılıp liyakat sahibi kişiler dinlendi, tasarılar, önergeler hazırlandı, stratejiler belirlendi, yani Cumhuriyet’e giden yolun yapı taşları kondu, özenle!
Mustafa Kemal’in Cumhuriyet fikri Balkan savaşı yıllarına dayanır (1913). Ancak sabırlıdır ve ilmek ilmek bu fikri işlemektedir. Enver Paşa’nın yolunu ise uygun görmez. Sabırla sürdürdüğü mücadelesini anlamak için Sivas Kongresi’nde Mahmut Esat Bozkır’ın anılarına bakalım: “Kongrede verilmiş bir önergeyi gördüm. Önergede, ‘İstanbul’daki Padişahlık hükümeti çürümüştür, Anadolu’da yepyeni, Cumhurluk mahiyetinde bir Türk Devleti kuralım’. Önerge altında Atatürk’ün el yazısı ile yazdığı şu cümleyi gördüm, “sırası gelecektir, şimdi okunmasın”.
Atatürk tüm planlarını evrelere ayırarak, her bir evreyi yeri zamanı geldiğinde gerçekleştirmek yönünde hareket ettiğini ve ancak başlangıçtan bakıldığında hiçbir zaman genel çizgiden ayrılamadığı görülecektir diye tarif eder.
Zaman zaman çevresindekiler ile kırgınlıkları, anlaşmazlıkları olur ve böyle durumları ise şöyle açıklar: “Ulusal savaşa birlikte başlayan yolculardan kimileri, ulusal hayatın bugünkü Cumhuriyet’e Cumhuriyet yasalarına kadar uzayan gelişmelerinde, kendi düşünme ve ruh yeteneklerinin kavrama sınırı bittikçe, bana direnmeye ve karşı çıkmaya başlamışlardır. Bu karşı çıkanların başında ise Rauf Orbay vardır. Bu zor yılların Cumhuriyet’e giden yol hakkındaki düşünceleri için Mustafa Kemal şöyle der; “Ben, ulusun vicdanında ve geleceğinde sezdiğim büyük gelişme yeteneğini, bir ulusal sır gibi vicdanımda taşıyarak yavaş yavaş bütün toplumumuza uygulatmak zorundayım”.
Sözünü ettiği ulusal sır, Cumhuriyet’in ilanıdır.
Devlete, milleti hakim kılmak, Gazi’nin ömür boyu gerçekleştirmek istediği ülkü budur!
Atatürk, milli egemenliğe esas olan cumhuriyet ile sultanlık arasındaki farkı şöyle açıklar; “Cumhuriyet fazilete dayanırken, sultanlık korku ve baskıya dayanmaktadır. Bundan dolayı Cumhuriyet erdemli ve cesur insanların yetişmesine fırsat tanırken, sultanlıklar içine kapanık ve sefil insanlarla ayakta durabiliyordu.”
Nutuk kitabında Atatürk bu konuya şöyle devam ediyor; “Bir yönetimin iyi ve kötü olduğunu belirten bazı kriterler vardır. Bunlardan biri milletin güvenli ve mutlu kılınması, diğeri ise hür ve bağımsız olmasıdır. Bu ilkelere uyan yönetimlere iyi, uymayanlara ise kötü diyebiliriz. Milli egemenliğe dayanan rejimlerin ölçüsü, siyasi partiler ile serbest seçimlerdir”.
Ne kadar değerli ve doğru sözler bunlar değil mi?
Demokrasinin temel niteliklerini söylüyor Atatürk. Demokrasi olabilmesi için, siyasi partiler ve serbest, şaibesiz, yasalara uygun seçimlerin yapılabilmesini söylüyor ulu önder yaklaşık yüz yıl önce. Oysa şimdilerde bile bazı aydın geçinenler, bazı solcular, bazı dinciler ve bazı hainler O’nu “diktatör” olarak değerlendirmek için yoğun çaba içine girebiliyorlar.
Bütün güç elindeyken söylenen sözler ve yapılanlar, takdiri halkın 10 Kasımlarda nerede olursa olsun durarak gösterdiği saygı duruşu, Anıtkabir ziyaretlerinde görülmektedir.
Biz yine Cumhuriyet kurulmadan önceki sürece geri dönelim.
Bu sözler sonrası CHP kuruldu.
Lozan imzalanmış, Ankara başkent olmuş, ancak hükümet bunalımı henüz devam ettiği günlerde Çankaya köşkünde Atatürk, Latife hanım ve Cevat Abbas ile oturmaktadır. Özel kalemi Hayati beyden, daire müdürü Hasan Rıza Soyak’ı yanına göndermesini ister. Soyak geldiğinde de cebinden çıkardığı buruşuk kağıtta yazılı olanları düzenleyip bir metin haline getirmesini ister ve yanındakiler ile bahçeye çıkar. Soyak işini bitirip Atatürk’ün yanına doğru yürür ve metni gösterir. Notları eline alır ve “Çok iyi düzenlemişsin, şimdi bunu Adalet Bakanı Seyid beye götürecek ve hukuki bakımdan ekleyip çıkaracağı şey varsa yapmasını söyleyeceksin. Bu konuda üçümüzün dışında kimsenin bilgisi olmayacak” diyerek gönderir.
Gazi, Cumhuriyetin kuruluşuna ilişkin yasa tasarısını şöyle anlatır: “O gece (28 Ekim) birlikte bulunduğumuz arkadaşlar erkenden ayrıldılar geç vakitlere kadar yasayı hazırladılar.”
Hükümet krizi devam etmektedir ve vekiller çözüm bulamayınca Paşaya gidip “Biz çözemedik” derler. Paşa da “Bana bir saat verin” der ve Çankaya’ya döner.
Yemekte Milli Savunma Bakanı, İsmet İnönü ve dört kişi daha vardır. Yemek sırasında Atatürk birden “Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz” der. Herkes yemeği bırakır ve neler yapılacağını konuşmaya başlarlar.
Ertesi gün 29 Ekim’de Meclis kürsüsüne çıkarak konuşmaya başlar; “Arkadaşlar, Türkiye Devleti’nin hükümet biçimi Cumhuriyettir” der ve yasal düzenlemelerin bu bağlamda yapılmasının aynı zamanda hükümet krizlerini de sona erdireceğini söyler. Bunun üzerine tartışmalar çıkar ve söz alanlardan bazıları, “Ne gerek var, krizi bu değişiklik mi çözecek.” Başka bir konuşmacı, “Bizim anayasayı değiştirme yetkimiz yok” der ve son konuşmacı İsmet İnönü söz alır ve Gazi’nin yaptığı değişikliğe destek vererek, Lozan’da Avrupalı ülkelerin “Sizin daha Devlet başkanınız yoktur, şimdiki başkanınız (Atatürk) Meclis Başkanıdır” dediklerini aktararak, “Bu yasa ile Ulus, egemenliğine kendi el koymuştur. Öyle ise, bunu yasa ile belirtmekten niye çekiniyorsunuz” der. Başka bazı konuşmacılar da kendi düşüncelerini ifade ederler.
Tartışmaların yeterli olduğuna kanaat getirilerek oylamaya geçilir ve yasa, birçok milletvekilinin “Yaşasın Cumhuriyet” diye bağırması ve alkışlar arasında kabul edilir. Bazı milletvekillerinin eksik olmasına karşı ardından yapılan oylamada Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığına Gazi Mustafa Kemal, oylamaya katılan yüz elli sekiz milletvekilinin tamamının oylarını alarak seçilir.
Gazi, Cumhuriyet için düşüncelerini Afet İnan’a şöyle anlatır; “Cumhuriyet’te Meclis ve Hükümet Başkanı halkın hürriyetini, güvenliğini ve rahatını düşünmek ve teminine çalışmaktan başka bir şey yapmazlar. Çünkü bunlar bilirler ki, kendilerini iktidar ve selahiyet mevkiine, belli bir zaman için getiren irade ve hakimiyetin sahibi olan millettir ve yine bunlar bilirler ki, iktidar mevkiine saltanat sürmek için değil, millete hizmet için getirilmişlerdir. Millete karşı vaziyet ve vazifelerine suiistimal eyledikleri takdirde, şu veya bu tarzda milli iradenin, kendi haklarında bile tecellisine maruz kalabilirler. Millet tarafından millet namına devleti idare ile görevli bulunanlar için, icabında millete, hesap vermek mecburiyeti, laubalilik ve keyfi hareketle telif kabul edemez.”
Yaşasın Cumhuriyet!!! (28.10.2025)



