BAKTIKÇA – soru/yorum – A. Kemal KAŞKAR
“Kiralar yüksek” diye yakınan vatandaşa S-400’lerden bahsedeni mi ararsınız, hayat pahalılığını kuraklıkla gerekçelendirmeye çalışanı mı … Yaklaşık çeyrek yüzyıldır tek başına iktidardalar ve hâlâ daha ‘yapacağız, edeceğiz’ edebiyatı! Bu kadar ‘basit denklem’ olur mu yahu! Elinizi tutan mı var!
23 yıldır niye yapıp edemediniz. Yapıp etmeyi bir yana bırakın, yapılmış edilmişi de berbat ettiniz. Elinize yüzünüze bulaştırdınız. Fazlasıyla saçmaladınız. Hâlâ daha koltuklarınız için debelenip duruyorsunuz. Durumumuz çok dramatik, çok trajik elbette ama, ‘çok da komiksiniz’!
Sevgili ülkemizin tutulacak yerini bırakmadınız. Depremlerde, yangınlarda, trafik kazalarında yaşamlarını yitirmiş vatandaşlarımızın gözü yaşlı yüreği yanan yakınlarının “Adalet! Adalet!” haykırışlarını duymamanız mümkün mü?
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, Anayasa Mahkemesi’nin bağlayıcı kararlarının yok sayılmasıyla ortaya çıkan ağır insan hakları sorunlarını, bağlı olarak hukukla açıklanamayacak yol ve yöntemlerle tutukluluğun bir ceza haline getirildiğini nasıl oluyor da görmezden gelebiliyor, göz yumabiliyorsunuz?
Her gün her gün çocuklarımızın, gençlerimizin, kadınlarımızın orda burda bıçaklanıp kurşunlanıp katledildiğinden haberiniz yok mu? Bu insanlık dışı tablonun nedenleri ile ilgili hiç mi kafa yormuyorsunuz?
Pırıl pırıl gençlerimize “meslek öğreteceğiz” diye, bırakın emeklerinin sömürülmesine yol açmayı, onların iş cinayetlerine kurban ediliyor olması vicdanlarınızda hiç mi sızı oluşturmuyor? Ufacık da olsa!
Duygularınız, duyularınız mı körelmiş durumda?
Siz nasıl insanlarsınız? Bu hale nasıl geldiniz? Kim, neler bu hale getirdi sizi? Memnun musunuz kendinizden?
Hani şu “Yaptıklarınızdan utanmıyor musunuz” sorusuna “Niye utanalım ki! Aksine gurur duyuyoruz yaptıklarımızdan” diye yanıt verme ruh haliyle “Evet memnunum, hem de çok” deme ihtimalinizin çok yüksek olduğunun farkındayım … Ne yazık!
Bu gibi soruların beyhudeliğinin de farkındayım. Böylesi soruları herhangi bir faydasının olamayacağını bile bile soruyor insan. Sadece ve sadece ‘insan’ olmak bu soruları sorduruyor insana ama ne çare …
Kürsülerde neler neler söylüyorsunuz ve fakat gereğini yapmadığınız için hiç mi eksiklik, vicdan azabı, ayıplanma hissi gibi şeyler yaşamıyorsunuz?
“Vatandaşımızı enflasyona ezdirmedik ezdirmeyeceğiz” sözlerinizin beş paralık değerinin kalmadığından bunca habersiz olamazsınız! Ezdirmenin ötesinde inim inim inletiyorsunuz vatandaşı!
“Gözünüzü toprak doyursun” dediğiniz, “Ananı da al git” dediğiniz vatandaşı!
‘Sefalet ücreti’ deyip bu durumu ortadan kaldırmak için “sadece elimizi değil gövdemizi koyacağız taşın altına” dedikten bir gün sonra sefaleti biraz de olsa azaltma imkanı karşısında parmağınızı oynatmıyorsunuz.
Yine ve yeniden ve ısrarla ‘AKP ve MHP’li vekillerin oylarıyla’ vatandaş lehine önergeleri kabul etmemek için kollarınızı kaldırıp indirmekte, en ufak bir iyileştirmeyi gövdelerinizle engellemekte hiçbir sakınca görmüyorsunuz. Sorsak, muhtemelen yine ve yine “gurur” duyduğunuzu söyleyeceğiniz bunun gibi yeni yeni icraatlarınıza huzur içinde devam mı edeceksiniz? Bunu nasıl yapabiliyorsunuz?
Nasıl kalkıyor bünyeniz bunca mide bulandırıcı nedenin altından? Bu denli tansiyon ve yüksek ateş baskısının üstesinden nasıl gelebiliyorsunuz? Baş döndürücü bir hızla vatandaşlarımızın aleyhine kararlar almakta sınır tanımaz hale geldiğinizi görmüyor musunuz?
Kamu zararına özelleştirmelerden kamu yararına adımlar beklememizi mi istiyorsunuz? Şirketlerin lehine acele kamulaştırmalarda ‘kamu yararı’ olacağına inanmamızı mı bekliyorsunuz?
Özel sektöre yaptırıp işlettirdiğiniz hasta garantili hastaneler, yolcu garantili hava limanları, geçiş garantili yollar-köprüler kamuya devredilene kadar ufukta, ülkemiz bütçesinin yükünü sürekli arttırmaktan öte bir şey görünmüyor …
Yaz yaz bitmez …
Ve bizim, uzunca süredir en temel ve zorlu işimiz, akıl sağlığımızı korumak oldu ne yazık ki!
…
Kafamın içi, buna benzer benzemez bir dolu cümle ile dolu yürürken birden fark ettim onu. Bir anda. Karşımda duruyordu. Ben de durdum. Ben de bir ağaçmışım gibi durdum. Onun gibi oldum. O da, kendisi gibi olduğumu fark etti. Gülümsedi.
Yıllarcadır ‘ağaç olmak’ üzerine ne çok konuşmuş olduğumuzu biliyor olmalısınız.
En güzeli, Nazım Hikmet’in “Yaşamak, bir ağaç gibi tek ve hür / Ve bir orman gibi kardeşçesine, / bu hasret bizim” dizeleri …
Yoksa, ilk akla gelen: Buluşmak için sözleştiğiniz birinin gelmemesi nedeniyle söylenenidir. Buluşmaya gideriz, bekleriz bekleriz. Ya geç geldiğinde ya da hiç gelmezse sonradan deriz ki, “Ağaç ettin beni yahu!” Ama bir ağaçla konuşmak, çok sık rastlanabilen bir durum ya da bilindik sıfatla sık görülebilecek bir ‘delilik’ hali değil.
Konuşmaya başladık. Konuşuyoruz ama sanki karşılıklı duruşmamızda ifadelerimiz alınıyormuş gibiyiz.
Konuşmak iyi geliyor. Sarılmak gibi. Sınırsız. Sanırsınız kırk yıldır o zeytinlikte birlikteymişiz. Sonra birileri, “zeytin ağaçları taşınacak” deyince başımıza yıkılmış dünya. ‘Olmaz, olamaz’ diye düşünmüşüz bir süre ama …
Birden: “Biz deliyiz” dedi bana. “Hayır” dedim, “Bizi delirttiler!”
“Hayır” dedi, “Benim gövdem ‘delice’ denilen bir zeytinmiş ilkin. Sonra bir gün aşılanmışım, büyümüş gelmişim bugünlere … Aslımı inkâr etmemem gerekir. Seni bilemem ama benim aslımda var delilik!”
Ne desem bilemedim. Aslında benim de, kimilerine delice gelen pek çok tercihim oldu yaşamımda, hâlâ da oluyor … “Normal normal” yaşayıp gitmek varken, tuttuk insanlığı tercih edip insanları, ağaçları, hayvanları, dünyayı, doğayı sevdik örneğin … Bir tür suç işledik! İnkâr edemem bunu. Herkes böyle bilsin bunu …
“Haklısın” diyorum, “Ben de aynı durumdayım, benim de övgüye değer bir delilik tarihim var” diye ekliyorum.
“Soğuk bir gündü” diyor, “Akşam oluyor, hava daha da soğuyacak, kış kışlığını yapacak. Bizimse tek çaremiz hep birlikte yaşam nöbeti tutmak” diyor, elini uzatıyor. El ele giriyoruz soğuk geceye …
…
Her neyse: Bütün bu yazdıklarımı; bana bütün bunları yazdıran nedenlerle birlikte değerlendirilmek koşuluyla bir tür ‘delilik’ olarak kabul ediyorum. Bir zeytin ağacıyla konuşmamız çok mutlu bir mucize … Aslında herkesin gözlerinin önünde olup bitenlerin hepsi delice … En büyük sorun, ‘akıllıca’ olduğunu sandığımız çok büyük yanlışlarımız olduğunu bir türlü göremememiz. Çok büyük sorun. Oysa dünya çok zor bir yer değil. Gözümüzde büyütünce ‘zor bir yer’ oluyor. ‘Akıllı olmak’ adına yapılıp duran ya da bir türlü yapılamayan her ne ise o yüzden çok kötü şeyler oluyor. Her şey göze alınabilse, ‘yapamayız herhalde’ diye düşündüğümüz şeyleri yapmayı göze alabilsek … “Mutluluğun resmi” orası işte. Kim ne derse desin …
…
‘Delilik’; durup derin bir nefes alıp ‘hangi delilik’ten söz ettiğinize bağlı olarak övgü konusu yapılabilir. Bu, tarihte ilk kez yazılmıyor. Daha önceleri, çoooook önceleri yapılmış. Bunu duymamış olabilirsiniz ama bilin diye yazıyorum. Hatta deliliğin bir tarihi bile var. Bunu da bir yere not edin.
Bu anlamda, Desiderius Erasmus’un “Deliliğe Övgü”sü ve de Michel Foucault’nun “Deliliğin Tarihi” başlıklarını ayrıca inceleyebilirsiniz. Ancak bu başlıklar benim buradaki maksadımı aşar. Benim yazmak istediğim ‘delilik’, şimdilik kaydıyla sadece ‘zeytin ağacı olmak’tan ibarettir. Daha azı ya da daha çoğu değil.
Yanlış anlaşılmasın diye ilgilenenlere duyurmak istedim.




