Salim Nizam / Roman / Fenomen Kitaplar / 2017 / 496 sayfa
Ayşegül Şenay KAŞKAR
Salim Nizam; 1970 yılında Gönen’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini Gönen’de tamamladı. Gönen Ömer Seyfettin Lisesi’ni bitirdi. Dokuz Eylül Üniversitesi, Buca Eğitim Fakültesi, Türkçe Öğretmenliği ve Anadolu Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerinden mezun oldu. Ardahan, Bartın ve Balıkesir illerinde öğretmenlik yaptı. Halen Gönen’de Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenliği yapmaktadır.
Edebiyatla yakından ilgilidir. Şiir, hikâye ve roman yazmaktadır.
Ülke çapında hikâye dalında birçok ödülü vardır. 2005 Yılı Türk Dünyası Ömer Seyfettin Hikâye Yarışması’nda “Sisli Göl” eseriyle mansiyon, 2006 Gönen Ömer Seyfettin Hikâye Yarışması’nda “Köy Saatçisi” adlı eseriyle birincilik, 2010 Mahmut Tunaboylu Hikâye Yarışması’nda “Leylekli Konak” adlı eseriyle birincilik, 2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul Senin İstanbul Yarışması’nda düzyazı kategorisinde “Minyatür İstanbul” adlı eseriyle birincilik ödülleri aldı.
2006 Ömer Seyfettin Hikâye Yarışmasında “Köy Saatçisi” adlı hikâyesiyle birincilik ödülü aldıktan sonra, basında Gönen’in Yeni Ömer Seyfettin’i olarak anılmaya başlandı.
Ömer Seyfettin’in hayatını roman türünde anlattığı Ben Gönen’de Doğdum / Kısa Bir Ömrün Uzun Hikâyesi, ESKADER 2022 Kültür ve Sanat Ödülleri Yılın Roman Ödülünü almıştır.
Yazar, evli ve iki çocuk babasıdır.
Kitapları –
Sisli Göl, Ömrüm Uzaklarda Azalmasın, Senin İçin Enginar Sakladım, Son Kazak Kocagöl, Kırmızı Minibüs, Köy Saatçisi, Leylekli Konak, Elma Kuşları, Ben Gönen’de Doğdum / Ömer Seyfettin, Bandırma Palas, İzmir Cihan Palas.
Kazaklar
Kazaklar Rus yazar Gogol’un Taras Bulba romanında anlattığı gibi Don Nehri kıyısında yaşayan savaşçı bir halktır. Kazaklar özgür insanlardır. Onlar için en iyi tabir olarak “Rüzgârın Oğulları” diyebiliriz. Çar Deli Petro’nun, onlardan sakallarını kesmelerini ve onlara İngiliz kıyafetleri giydirmek istemesi üzerine ayaklanmışlar, Osmanlı Devleti’ne sığınarak yıllarca Ruslara karşı savaşmışlar ve dönemin padişahı III. Ahmed tarafından ödüllendirilerek Osmanlı topraklarına yerleştirilmişlerdir. Kazaklar, balıkçılıkla ilgilendikleri için Anadolu topraklarında da Manyas, Çıldır, Akşehir, Beyşehir ve Bafa gölleri yakınlarına yerleşerek sazdan köylerini kurmuşlardır. İşte, Manyas Gölü Kazakları da gölün etrafındaki bereketli Kocagöl gibi köylere yerleşmişler.
1960 yılına gelindiğinde Amerika-Rusya arasındaki soğuk savaş Kazaklar üzerinden de devam etmiş ve iki ülkenin yanında İngiltere, Fransa, Kanada gibi ülkeler ajanlarını Kocagöl’e göndererek Kazakları ülkelerine götürebilmek için uğraş vermişlerdir. Kapitalist Amerika ve Kanada’nın ev ve otomobil vermesi sebebiyle oralara giden birkaç aile olmuştur. Ancak Kazak halkı Ortodoks olduğu için papazları İlya, köyün çoğunluğunu Rusya’ya götürmeyi başarmıştır. Köy bir gecede boşalmış ve bir bilinmeze doğru sürüklenen Kocagöl Kazakları’nı taşıyan yüz kamyon, onları Karaköy Limanı’nda bekleyen Gürcistan Vapuru’na götürmüştür.
Arka kapak
Arka kapakta Don Kazaklarından şöyle söz ediliyor:
“Don Kazakları,
Onlar, Anadolu topraklarının üç yüz yıllık hikâyesidir.
Onlar, puslu göllerin efendisidir…
Kars’tan Doğu Ekspresi’yle İstanbul’a ve oradan Manyas Kocagöl’e gelen ve değirmende çalışmaya başlayan gizem dolu bir genç…
Âşık olduğu kadını öldüren ve yıllarca saklanma gereği duyan kilisede kekeme bir zangoç…
Ömrünce göllerde, nehirlerde, denizlerde; deniz kızı arayan ve ona âşık bir adam…
Kaniye’yi alabilmek için göle kumaş döşeyenler; gölün donmasını bekleyenler…
Kutsal haçı gölden çıkarmak için zemheri ayazında yarışanlar…
Efsaneleşen aşklar, iki dünya arasında kalanlar ve karşılık bulmayan sevdalar…
Panayırlar, eğlenceler; yangınlar, depremler ve göl efsaneleri…
Kocagöl’e kadar gelen Rus ve Amerikan ajanları… Bir gecede boşalan evler, kamyonlarla İstanbul’a getirilen acı dolu yürekler… Don Nehri kıyılarına doğru yola çıkan Gürcistan Vapuru ve bin Kazak…
Onlar, Don Kazakları… Onlar, sakallı adamlar… Onlar, özgür insanlar… Onlar, rüzgârın oğulları…
Onlar; Anadolu’nun renkleri, adetleri, türküleriydi.
Onlar giderken, gölün suyunu, evin taşını yanlarında götürdüler…
Bir tek o gitmedi: Son Kazak Ruslan…
O, Atatürk’ün çağdaş ülkesini bırakıp da gidemezdi.
Kazaklar, Kocagöl’ü iyi bilir…
Ve göl insanı sakalına ak düşmeden ölür.”
“Amerika ve Kanada yolcuları / 1962 …
Kayalıklarda tepeli toygarlar öttü. İhtiyar Larion, ailesinin yosun tutmuş mezar taşlarını temizledi ve annesinin mezar taşını öptü. Annesinin ve babasının mezar taşlarına son kez bakmak içini kemiriyordu.
…
Gözlerini gökyüzüne kaldırdı. Leylekler gökte daireler çiziyordu. Göç vaktiydi. Leylekler çok şanslıydılar, baharla birlikte yeniden Kocagöl’e geleceklerdi. Oysaki onlar bir daha asla dönmeyeceklerdi.
Yerinden doğrulurken evlerinin eşiğini ve toprağı öptü. Gözleri dolu dolu oldu. Bu eşik, birçok acı tatlı anıya şahitti. Başı döndü birden, sendeledi. Bastonuna sarıldı. Kızılcık ağacından yapılma bastonunu elinden fırlatıp, yürümek, koşmak istedi Kocagöl’e doğru ama buna gücü yetmedi. Duvara tutuna tutuna evin köşesine kadar yürüdü. Yuvarlak ve kızıl renkli bir taşı duvardan oynattı, söküp aldı. Bu taşı anımsamıştı, evlerini yaparken Gölyaka’dan Kırmızıyarlar’dan getirmişti. Merdivenlerde duran ceviz bavulunu açtı. Sabah erkenden keten torbalara doldurduğu çiçek tohumlarının yanına koyarken kırmızı taşı öptü. Kalbinde bir sızı duydu o an, bir yanma bir batış. Merdivenlere tekrar otururken Dumyaşka diye seslendi.
‘Dumyaşkaaaaa! Dumyaşkaaaaa!’
…
İhtiyar Larion karısına sarıldı, onun ak düşmüş saçlarına ve gözündeki yaşlara içi burkularak baktı. Kimsenin duymayacağı bir ses tonuyla söyledi.
‘Elveda ey güzel Kocagöl!’ (Sayfa 431 – 434)
“Kocagöl gitti, biz kaldık.
…
Güneş boş evlerin üzerine doğmuştu. Sahiplerinin ardından kediler ve köpekler sabaha kadar kapıları tırmalamış acı acı sesler çıkarıp ağlamışlardı. Ruslan da uyuyamamıştı o gece; köpeklerin acı acı ulumasını sabaha kadar dinlemişti. Zaten uyku mu tutmuştu ikisini de. Katya yatağında sağa sola dönüp durmuş uyuyamamıştı. Kocagöl Kazaklarının gidişinin ardından bir sessizlik, bir hüzün çökmüştü köyün üstüne. Katya ve Ruslan ilk defa yalnız hissetmişlerdi kendilerini köyde, eli kolu bağlı ve çaresiz. Baykuşlar gece yarılarına dek boş evlerin çatılarında acı acı ötmüşlerdi. Gündoğumunda kazıklara bağlı duran karakayıklar ilk defa göle açılmamıştı, sahipsizdi.” (Sayfa 456)
Kitap Nazım Hikmet’in şu şiiri ile bitiyor…
Bizim burada göller / dumanlıdırlar. /Balıkların eti yavan olur, / sazlıklarından ısıtma gelir, / ve göl insanı, / Sakalına ak düşmeden ölür.



