Dr. Gülçin ITIRLI ASLAN –
Ege Üniversitesi Bilim Teknoloji Uygulama Ve Araştırma Merkezi (EBİLTEM)
Son zamanlarda sokakta, kafede ya da sosyal medya akışlarında sıkça kulağımıza çalınan, modern dünyanın lügatine hızla yerleşmiş bir kavram var: ‘Brain rot’, yani “beyin çürümesi.” İlk duyulduğunda abartılı bir internet argosu ya da kuşaklararası bir sitem gibi tınlayan bu ifade, aslında tıp literatüründe kırmızı reçeteli bir tanıya karşılık gelmiyor. Ancak nörobilimin ve psikolojinin pencerelerini biraz araladığımızda, bu çarpıcı isimlendirmenin arkasında modern insanın kolektif olarak yakalandığı çok gerçek bir zihinsel erozyonun yattığını görüyoruz.
İnsan zihnini en yalın haliyle bir bahçeye benzetebiliriz. Toprağa neyi eker, hangi suyla beslerseniz, bir süre sonra hasadınız da o olur. Bugünün dünyası ise bu narin bahçeyi her saniye milyarlarca piksellik, saniyelik ve durmaksızın akan bir dopamin yağmuruna tutuyor. Akıllı telefon ekranlarında yukarı kaydırılan her otuz saniyelik video, her parlak bildirim ışığı, beynin evrimsel olarak hayatta kalmak için kovaladığı o “hızlı ödül” mekanizmasını çılgınca tetikliyor. Bu amansız bombardımanın faturası ise ne yazık ki ağır oluyor: Derin düşünme yeteneğimizi, zihinsel berraklığımızı ve en acısı, odaklanma kapasitemizi yavaş yavaş kaybediyoruz. Birkaç sayfa kitap okumak, uzun soluklu bir sohbeti bölünmeden sürdürmek, hatta sadece arkamıza yaslanıp bir manzarayı izlemek bile, artık çoğumuz için aşılması gereken dik bir dağa dönüşmüş durumda.
Peki, arka planda ne oluyor da zihnimiz bu denli pasifleşiyor?
Modern yaşam tarzı, bizi aynı anda birden fazla ekranı yönetmeye zorlayarak sahte bir “multitasking” (aynı anda çoklu görev) illüzyonuna inandırıyor. Oysa beyin aynı anda iki işi yapmıyor; sadece milisaniyeler içinde bir odaktan diğerine çok hızlı atlıyor ve bu çılgın geçiş trafiği içeride devasa bir zihinsel yorgunluk biriktiriyor. Üstelik sessizliği tamamen hayatımızdan çıkardık. Kulaklıkların hiç çıkmadığı, yolda yürürken, yemek yerken, hatta uykuya dalarken bile sürekli bir şeyler dinleyip izlediğimiz bir dünyada, beynin kendini temize çekeceği o “sessiz odaları” yıktık. Sessizlik olmayınca, insan kendi iç sesini, bastırdığı duygularını ve derin düşüncelerini duyamaz hale geliyor.
Bu zihinsel tembellik sarmalının en güncel ve tehlikeli halkalarından biri de hiç şüphesiz düşünme ve üretme yetisini tamamen yapay zekâya devretme eğilimimiz. Teknoloji hayatı kolaylaştıran harika bir enstrümandır; fakat yorumlama, analiz etme ve sentezleme kaslarımızı tamamen algoritmaların eline bıraktığımızda, insan zihni işleyen bir demir olmaktan çıkıp paslanmaya yüz tutuyor.
Unutmamak gerekir ki beyin de bir kas gibidir; zorlanmadıkça, problem çözmedikçe ve derinleşmedikçe körelir.
Bu durumun psikolojik yansımaları ise günlük hayatımızı sinsice ele geçiriyor. Sürekli yüksek dozda ve yapay uyaranlarla beslenen ödül sistemimiz nedeniyle, normal hayatın akışı bir süre sonra kişiye “çok yavaş” ve “katlanılamaz derecede sıkıcı” gelmeye başlıyor. Gerçek hayattan keyif alamama, kronik bir tatminsizlik, tahammülsüzlük, duygusal dalgalanmalar ve zihinsel tükenmişlik işte tam olarak bu yapay uyarılma eşiğinin bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor.
Zihnimizin bu görünmez çölleşmesinden kurtulmak, ekranı tamamen karartıp mağaraya çekilmek anlamına gelmiyor. Ancak zihinsel ekolojimizi korumak için acil eylem planlarına ihtiyacımız var. Gün içinde bilinçli olarak yaratılan sessiz boşluklar, ekransız geçirilen akşam saatleri, doğada yapılan yürüyüşler ve zihni körelten değil bilakis zorlayan bulmaca, yazı yazma veya satranç gibi aktiviteler bu düğümü çözecek yegâne anahtarlardır. Yapay zekâyı ve teknolojiyi zihnimizin “efendisi” değil, yalnızca güçlü bir “asistanı” olarak konumlandırmayı öğrenmeliyiz.
Çünkü nihayetinde hayatın ve insan olmanın güzelliği, otuz saniyelik kesitlerde değil, o derin ve sakin akışta gizlidir. Zihni durmaksızın yeni uyaranlarla doldurmaya çalışmak bir zenginlik değil gürültüdür. Bazen sadece durabilmek, ekranı kapatıp boşluğa bakabilmek ve sessizliğin sesini dinlemek gerekir. Unutmayalım ki, ruhsal ve zihinsel en köklü iyileşmeler, her zaman o derin sessizlik anlarında başlar.



