milas yazıları – on iki
HALİM ŞAFAK –
İklim ve gündelik iş imkânları, yabanı ve denizinden dolayı Ege bölgesi her zaman bir çekim merkezi oldu. (Eskiler ihtimalen hatırlar, bir zamanlar yani turizmden önce Bodrumlular ve Datçalılar için Milas bir çekim merkeziydi. Bodrumlu kızların çoğunun hayali bir Milaslıyla evlenmekti.) Zaman içinde, özellikle son yirmi-otuz yılda memleket yüzeyinde otoriter baskıyla oluşturulmaya çalışılan muhafazakar hayat karşısında bölgedeki kozmopolitan ve seküler hayat tarzı memleket ahalileri için bu bölgede yaşama arzusunu aşırılaştırdı. İstanbul’da nasıl Kadıköy ve birkaç ilçede, Çanakkale’de, Ankara’da Çankaya’da yığılma olduysa bunun benzeri özellikle İzmir, Aydın ve Muğla bölgesinde uzun zamandır yaşandı, yaşanıyor.
Bunlara ek olarak büyük şehirlerdeki deprem korkusu, salgınlar ve şehirlerin yaşanılmaz hale gelmesi bu ilgiyi daha da aşırılaştırarak daha da sorunlu hale getirdi. Böylelikle bölgeye dönük ilgi, günlük iş arayışı ve yazlıkçılıktan kurtularak kalıcı bir yaşamaya yani yerleşmeye ve yerleştiği yeri belirlemeye döndü.
Parantez olsun: Nasıl yoksullar gittikleri büyük şehirlerde özellikle periferide kendi Hakkarilerini, Diyarbakırlarını, Sivaslarını, Tokatlarını, Çorumlarını, Rizelerini oluşturdularsa bu çoğu zengin azınlık da kasaba ve köylerde kendi İstanbullarını, Kadıköylerini, Çankayalarını, Beyoğlularını eninde sonunda oluşturacaktır. İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerde il, ilçe, kasaba ve köy eksenli memleketçi derneklerin oldukça etkin olması da bu oluşturma ile ilgilidir. Bu örgütlenmeler dayanışmacı, yardımlaşmacı bir öz taşıyor gibi görünse de melezleşmeye ve bu temelde dönüşmeye büyük ölçüde ya karşıdır ya da mesafelidir.
Bu hızına yetişilemeyen insan hareketi hem merkezi otoritenin hem de holdinglerin bölgeye turizm eksenli ilgisini de arttırmakla kalmadı, kapitalizmin ilgisinin küreselleşmesine bağlı olarak yerele yönelmesini sağladı. Bu yüzden uzun zamandır memleket toprağı parsel parsel satılıyor, satın alınıyor, işgal ediliyor.
Bu dediğimizin en temel etkilerinin başında her anlamda üretimin yetersizliği ve bunun doğurduğu pahalılık gelse de bu işin bir boyutunu oluşturuyor. Bunun kaynağında gündelik iş arayan yoksulların yerine ekonomik olarak daha iyi düzeyde ve yüksekte olanların başka bir deyişle büyüklü küçüklü burjuvaların bölgeye akın etmesi geliyor. Arz talebe yetişmekte zorluk çektiği için bölge daha fazla ticarileşirken ekonomik olarak yaşamak da her geçen gün daha da zorlaşıyor. Buradaki ticarileşme ister istemez bölgenin gıda rejimini hem vasatlaştırıp hem de kalitesizleştirirken ulaşılmasını da zorlaştırıyor.
Başta tamamıyla Bodrum ve etrafı ile sınırlı görünen bu akın deniz kenarı olsun olmasın Milas ve etrafını da sonunda olumsuz anlamda etkisi altına aldı, daha da alacak. Bu dediğimiz bir yandan da apartmanlaşma ve siteleşme üstünden bölgenin mimari ve doğal yapısına da kastederken orda da kalmayacak Milas ovasını ve yabanını, köy ve kasabalarını adım adım işgal eder hale de gelecek.
Yusufça köyü bunun en yakın örneklerinden biridir. Köyün asıl ahalileri Hacıapti mahallesinde Gül sokak ve etrafında toplanırken köydeki ev ve bahçeler yüksek fiyatlarla alıcı bulduğu gibi orada beton ve briketin önderliğinde kasabadakine benzer modern bir hayat da oluşturuluyor. Bunlar olurken Güllük’e, Ören’e, Kazıklı’ya, Çökertme’ye, Kıyıkışlacık’a, Boğaziçi’ne ve daha başka deniz kenarı köylere, kasabalara ne olduğu tartışmasına girmek bile gerekmiyor.
Bundan yaban hayatı ve yerel doku zarar görmekle kalmıyor ikisi de adım adım ortadan kalkıyor. Bugün Milas ve etrafında Bodrum’da yabanda yaşayan hayvanların yiyecek aramak için şehir, kasaba ve köylere inmesi, neredeyse şehirde yaşayan kedi ve köpekler gibi çöp konteynırların başında bekler hale gelmesi bunun sonuçlarından biridir.
*****
Göçleri Milas’ın köy ve kasabaları ile memleketin seksen bir vilayeti olmak üzere iki bölümde ele almak gerekir. Bu noktada özellikle köy ve kasabalardan daha çok kendilerine dönük üretim temelli kapalı ekonomilerinden vazgeçerek Milas’a merkeze dönük göçü kapitalizmle ve onun ücretli emeği ile ancak açıklayabiliriz.
Ne var ki bu göçler Rumların, Yahudilerin ve Türklerin oluşturduğu Cumhuriyet sonrası Giritlilerin, Arnavutların, Boşnakların ve daha başka ahalilerin sürdürdüğü kozmopolitan hayat tarzı noktasında şimdilik pek sorun çıkarmıyor gibi görünse de özellikle kenar mahallelerin, Sodra dağı eteklerinin, Tavşan Dağı’nın, Otogar bölgesinin, Burgaz mahallesinin, Gümüşlük’ün, Hacıapti mahallesinde Balçık yolunun iki yanının biz bildi bileli köy ve kasabalardan gelenlerin yerleşme alanları olduğunu böylelikle de özellikle bu bölgelerde kozmopolitan yapının büyük ölçüde yerel ve biraz da muhafazakar özellikler gösterme eğilimi içine girdiğini yazabiliriz. Yanı sıra özgünlüğün tuhaf ve rahatsız edici tektip ve beton içinde yaşanan bir hayat haline gelmeye doğru hızla gittiğini de iddia edebiliriz.
Aynı biçimde özellikle bugüne bakarak yaşanan hayatın tam bir vasatlaşma içinde olduğunu, şehrin ve ahalilerinin kültürel anlamda özgünlüğünü kaybetmeye başladığını söyleyebiliriz. Buysa tarihten gelen kozmopolitan hayatı ortadan kaldırmasa da yerelleşme noktasında hem mekansal hem de hayati olarak farklılaştırmış, hatta olumsuz anlamda geriletmiştir ya da negatif bir gelişmeye yol açmıştır.
Şehrin ya da kasabanın yoğun bulunabilecek bir iç göç karşısında bildik anlamda bir melezleşme ve dönüşme zorluğu yaşayacağı bellidir. Bu tür durumlarda şehrin sosyallik, kültür, demokrasi, politika gibi bileşenleri etkisizleşip gerilerken geride tek belirleyici ve tek egemen olarak ekonomi kalır.
Ayrıca gelenlerin ezici çoğunluğunun demokratik ve kültürel olana gözle görülür bir uzaklığa sahip olmaları bir yana eğitim düzeyinin kasaba ahalilerine göre biraz geri bir noktada durması ya da memleket yüzeyinde eğitimin kalitesizliği ve geriliği de buralardaki hayatı vasatlaştıran ve bu vasatlığa onun çağırdığı bir edilginliğe ve pasifliğe mahkum eden başka bir etkendir. Bunun karşısında kuşkusuz yerel memleket örgütlenmelerinin kendini kültürlerini ve kendi sorunlu demokrasilerini yaşatma çabasını olumlamak gerekir ama bunun melezleşmeye dönük olumsuz sonuçlarını da dikkatle değerlendirmek zorundayız.
Aslına bakılırsa benzer bir vasatlaşma bölgenin geneli için de söz konusu edilebilir. Çünkü bu bölgede özellikle hayat tarzı solculuğu kültürel ve politik bir bilinci pek ihtiyaç olarak görmüyor. Yaşamakta olduğu hayatı geliştirip daha da özgünleştirmek yerine yerel otoritelerin ve geçmişin kozmopolitan yapısının oluşturduğu dünyayla yetiniyor. Bu dediğimizin sol hareketler üzerinde olumsuz anlamda oldukça fazla bir etkisinin olduğu biliniyor. Yerel otorite ve ahalileri memleketten nerdeyse görece bağımsız bulunabilecek yine görece özgürlük ve özgürleşmeden dolayı bu tür kültürel, demokratik ve politik bilinç kadar bu temelde kitlesel bir mücadeleyi ve dönüşümü pek ihtiyaç olarak görmüyor.
Bu yüzden bildiğimiz politik mücadele vasatlığına rağmen marjinalleşiyor ve bundan dolayı kitleselleşemiyor. Öyle uzağa gitmeye hiç gerek yok! Yetmişlerin ikinci yarısından bu yana fosil yakıtın üretim koşullarının doğurduğu kalıcı eko-kırım karşısında hala büyük çoğunluğun bu durumu iş ve kazanç kapısı olarak gördüğünü bu yüzden de Akbelen’deki direnişin bir avuç köylü ve aktivistin mücadelesi olmaktan kurtulamadığını biliyoruz. Hatta şair Şükrü Erbaş’ın öldürmeyi düşündüğü köylülerin ve köylülüğün bu konuda halay başı olduğunu ve bu eko-kırımın davulunu çaldığını da görüyor ve duyuyoruz’u geçtik artık biliyoruz.
Çünkü artık köyün, köylünün yabanla kurduğu ilişki ve kapalı ekonomisi kapitalizmin yerelleşmesi sayesinde imha edilmiş Milas örneğinde olduğu gibi çoğu köy ve köylü eko-kırımın fail ve rıza birlikleri haline gelmekle kalmamış kapitalizmin ucuz iş gücü olmuşlardır. Böylelikle de kapalı ekonomi ve üretimleriyle kendilerine yeten köylüler biraz da ihtiyaçlar listesinin ve onların sunduğu konformizmin katkısıyla yoksullaşmışlar oluşturan dünyaya mecbur kalmışlardır/bırakılmışlardır.
Dünün yangın çıkarıp kendine tarla açan köylülerin bir bölümü bugün ya dozerlerin üstündedir ya da kepçenin başındadır. Bunlar karşısında bölge insanının mekansal ve doğasal anlamda eyleme geçebilen bir geçmiş duygusu var mıdır sorusuna tabii ki olumlu bir yanıt vermek de öyle pek kolay değildir. Kaldı ki hızına yetişilemeyen beton ve site ağırlıklı dönüşüm karşısında geçmişi ve mekan ve nesnelerini, tabii yabanını korumak ve muhafaza etmek de oldukça zordur. Böylelikle de köylülerin büyük çoğunluğu şehrin daha çok periferisinde kendini yaşamaktan çok hayatta tutmaya çalışan edilgin ve bugünle ancak seyretme, izleme temeli ilişki kuran pasif yoksullara dahil oldular.
Devam edelim… Milaslılar havaalanı yapılırken de, Sarıçay ellerinden alınırken de Sek, Çakıralan, Işıkderesi dahil köyler ortadan kaldırılırken de ortalıkta yoktular. Her ne olduysa, ne oluyorsa, ne yapıldıysa hepsine razılık gösterdiler. Her bir şeyi ekonominin alanında değerlendirmekle ve öyle açıklamakla kalmadılar, bunu gelişme, büyüme ve kalkınma olarak da kabul ettiler.
Bununla da bitmiyor: hem merkezi hem de yerel otoritenin imar politikalarına hiç itiraz etmedikleri gibi desteklediler. Bundan fazlası da var: Akbelen direnişinin memleket yüzeyinde ve dünyada gördüğü ilgi ve destek karşısında Milas ve etrafının bunda katkısının yok denecek kadar az olduğunu da ne yazık ki biliyoruz.
****
Devam edelim… Yurtdışı göçü daha çok Bodrum ve etrafına, Milas’ın denize kıyı köy ve kasabalarına yönelik olduğu için şimdilik bir değerlendirme yapmak ve bir tartışma açmak gerekmeyebilir. Ama zaman içinde onu da tartışma konusu yapmak zorunda kalacağımızı şimdiden öngörebiliriz.
Milas’ın etrafı eksenli göçe gelince onu öncelikle ekonomik bir sorun olarak da ele almak daha doğru olabilir. Tarım alanlarının imara açılarak hem konutlaştırılması hem de sanayi bölgesi haline gelmesi kadar köylülerin kapalı ekonomilerinden vazgeçmeleri doğal olarak bölgedeki tarımsal üretimi geriletti ve köylüleri yoksullaştırdı. Aynı biçimde hem termik santrallerin hem de Bodrum bölgesinin büyük bir iş alanı haline gelmesi de benzer bir sonuca yol açtı. Dünya tamamıyla ekonomik olarak ele alınır ve öyle değerlendirilir oldu.
Bunun karşısında köy ve kasabalılar bölgeye yönelen sermaye akışı karşısında evini barkını, tarlasını, bahçesini, zeytinliğini satmaktan hiç imtina etmedi. Bugün tıpkı Bodrumlular gibi Milaslılar da yeni gelen ahalilerin işlerinde çalışıyorlar ve onlara hizmet ediyorlar. Buysa aynı ahalilerin Milas ve etrafına hem mekansal hem de doğa olarak sahip çıkmasını engellemekle kalmıyor hatırı sayılır epeyi bir kesim de bu eko-kırımın ya yanında yer alıyor ya da destek çıkıyor.
İç göç karşısında köy ve kasabalarsa parsel parsel satılırken köy ve kasabaları oluşturan mekanların yerini her yanı duvar ve çitlerle çevrilmiş villa, site ve apartmanlar alıyor. Böylelikle köy, kasaba hayatı dediğimiz şey baştaki özelliklerinden her geçen gün daha fazla kurtuluyor, başka bir hayat haline geliyor, her anlamda köy, kasaba hayatı olma özelliğini kaybediyor. Bunlara bağlı olarak ahaliler kendi hayat tarzlarından ve bunun oluşturduğu gelenek ve göreneklerden daha da önemlisi kapalı ekonomilerinden hızla uzaklaşıyor. Ticaret ve ücretli iş bütün değerlerin üstünde tek ve belirleyici bir değer haline geliyor. Belki biraz daha ileri gidip Milas ve etrafını memleket yüzeyinde olduğu gibi ticaret, ekonomi ve iktisat ideolojisi belirliyor da diyebiliriz. Bunun yaşatacak olduğu o derin yoksulluğu görüp ve yaşamak içinse fazla beklememiz gerekmeyebilir.
İşin özeti, epeyidir tam bir aşırılıkla her şeyin satılık olduğu her şeyin maddi ve ticari değer üstünden ele alındığı ve ticaretin dünyayı belirleyen tek ilişki biçimi haline geldiği bir dünyada yaşıyoruz. Bunun madenler yani fosil yakıt üzerinden süren ve daha da sürecek olan eko-kırıma rağmen Milas ve etrafını her şeyin satılık olduğu bir pazar yerine ve ahalileri de ücretli işçilere çevirdiğini ne yazık ki belirtmek zorundayız.
Baştan beri anlatılmaya çalışıldığı gibi Milas ve etrafının ilgi görmeyi sürdüreceği ve ticaret etmeyi engellemenin pek mümkün olmayacağı bir sürece çoktan girdiğimizi söyleyebiliriz. Bölge bir yandan holdingler üzerinden eko-kırıma uğrarken bir yandan da durdurulamayan bir hızla insan hareketlerinin her anlamda bölgeyi daha da değiştirip dönüştüreceğini biliyor olmak günümüz dünyası karşısında itiraz edilmediği ve buna hayır denilmediği sürece pek bir şey ifade etmiyor. Artık tamamıyla gerçeklik kazanan ve kendini gidip gelme ve daha gerilere, periferiye çekilmeyle ifade eden insan ve insan olmayan canlı hareketlerinin oluşturacak olduğu sorunlu ve kendini barbarlığa açmış dünyayı tartışmanın ve itiraz etmenin aynı dünya karşısında oldukça saçma kalacağını belirtip bir nokta da bu yazının sonuna koyalım. (11 Haziran 2026, Lüksemburg)



