Feyza HEPÇİLİNGİRLER / Deneme / Everest Yayınları / 1. Basım Nisan 2014 / 408 sayfa
A. Kemal KAŞKAR –
Feyza Hepçilingirler, 26 Ocak 1948 tarihinde Ayvalık’ta doğdu. İlk ve ortaokulu Ayvalık’ta, liseyi İzmir Kız Lisesi’nde okudu. İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’nu ve İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. İzmir Kemalpaşa ve İzmir Karataş liselerinde Edebiyat Öğretmeni ve Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. 1983’te YÖK tarafından Karadeniz Teknik Üniversitesi, Fatih Eğitim Fakültesi’nde görevlendirildi. 1984’te 1402 sayılı sıkıyönetim yasasını protesto ederek bu görevinden istifa edip İzmir’e döndü. İzmir’de dersanelerde öğretmenlik ve yöneticilik yaptı. 1992’de İstanbul’a yerleşip yönetici, öğretmen ve öğretim görevlisi olarak çalıştı ve Yıldız Teknik Üniversitesi’nden emekli oldu. Bir oğlu, bir kızı; iki de torunu var.
Yazmaya, okul yıllarında Feyza Baran adıyla ve kimi dergilerde yayımlanan şiirlerle başladı. Kültür Bakanlığı Yarışması’nda ‘Yanlışlıklar’ adlı oyunuyla ve Akademi Kitabevi Yarışması’nda ‘Sabah Yolcuları’ adlı dosyasıyla kazandığı ödüllerle yazmayı sürdürdü. Öyküleri Fransızca, Almanca, İngilizce, Sırp-Hırvatça ve Slovence’ye çevrildi. Çeşitli antolojilerde yer aldı. Öykülerinden bir seçki Almanya’da “Die Hochzeitsnacht” (2005) adıyla kitaplaştı. Türkçe’nin yanlış ve kötü kullanımını eleştirdiği Türkçe “Off” adlı kitabıyla büyük ilgi uyandırdı. Bu kitap üst üste baskılar yaptı. “Kırmızı Karanfil Ne Renk Solar?” adlı romanı Milet Publishing tarafından “As The Red Carnation Fades” (2015) adıyla yayımlandı. Gazete ve dergilerde yazılar yazdı, yazmaya devam ediyor …
“Bu Dağların Karı Erimez”
Feyza Hepçilingirler’in; “Sizin Kadınlarınız”, “Lacivert Akşamlar”, “Esmerler ile Beyazlar”, “Politika … Politika …”, “Türkçe çok mu yoksul?”, “Çocuk ve Edebiyat”, “Güller ve Gübre”, “Öykü-Roman-Deneme”, “Magazinleşen Edebiyat”, “Geçerken” ve “Özel” olarak adlandırılan on bir bölümde seksen gazete-dergi yazısından oluşan “Bu Dağların Karı Erimez” adlı kitabının ‘Özel’ bölümünden bir güzel yazıyı paylaşarak bu ayki Bir Satır’ı noktalayalım …
“Yazara benzemeyen Yazar”
Yıllar önce, benimle tanışmak isteyen bir okuruma –nereden aklıma geldiyse- beni zihninde nasıl canlandırdığın sormuştum. Televizyonda pek göründüğüm yoktu o zamanlar, zaten televizyon olarak da siyah beyaz yayın yapan TRT televizyonundan başka kanal yoktu. Telefondaki genç hanım beni düz siyah saçlı, uzun boylu, ince yapılı, yeşil gözlü biri olarak hayal ettiğini anlatmaya başladı. Bu hayali duyar duymaz, “Yok, tanışmayalım” dedim hemen. Nasıl demeyeyim ki, hayalinde çizdiği kişiyle uzak-yakın hiçbir benzerliğim bulunmamaktaydı. Saçlarım siyah değil kumral, düz değil kıvırcık, boyum uzun değil kısa, yapım ince değil kalın, gözlerim yeşil değil ela. Birini bile tutturamaz mı insan? Şimdi ben nasıl “Tanışalım” diyeyim bu okura? Kıyamam ona. Öyle bilsin beni. Onun hayali benim gerçeğimden çok daha güzel çünkü.
Şimdi, arada bir tanıyanlar çıkıyor. Bir keresinde tam karşıdan gelmekte olan iki kadından biri, başını kaldırıp karşısında beni görünce, “Aa! Yazar!” diye küçük bir çığlık atmıştı. İki yıl kadar önce, bir otobüs durağında, beni tanıdığını gülümseyen bakışlarından anladığım bir hanım, yanıma sevinçle yaklaşırken parmağını bana doğru uzatıp “Ferzan Özpetek değil mi?” diye sormuştu. “Değil” dedim yalnız. “Ferzan Özpetek yönetmen, ben yazarım. O İtalya’da yaşıyor, ben burnunun dibindeyim. O erkek, ben kadınım” diyemedim. Tanımasına tanımıştı da adları karıştırmıştı. Olur o kadar. Geçenlerde de bir bankanın kapısında karşılaştığım bir hanım, “Sizsiniz değil mi? Çok sevindim. Yazılarınızı her hafta okuyorum” dedi. Adımı söylemeye hiç yeltenmediği için karışıklık çıkmadı. Cumhuriyet’in kitap ekindeki yazılarımı kastediyordu. Anlaştık; ayaküstü tanışmış bile olduk.
Hayatımda iki de “tanışamama” olayı var. Yıllar önce İzmir’deki bir yere para gönderirken adımı söylediğimde veznedeki adam, “Bu adda bir de yazar var” demişti. Soyadımı ilk duyuşta anlayan, tek solukta söyleyen pek az kişi çıkar. Genellikle heceleyerek söylerler; üçüncü ya da dördüncü hecede de soluklar kesilir. Veznedar adımı soyadımı anlamakta, yazmakta zorlanmamakla kalmamış; üstelik beni tanımıştı, öyle mi? İnanılır gibi değildi; ama çok hoştu. Kısa bir tereddüt geçirdim. O dediği yazarın ben olduğumu söylese miydim; yoksa sesimi çıkarmasaydım, adam da beni başka biri sanmaya devam mı etseydi? Saniyeler içinde dürüst davranmam gerektiği kararına vardım. Adamın sözünü ettiği yazar benden başkası olamazdı; çünkü adım neyse de soyadımın benzerini Türkiye sınırları içinde bulmak epeyce zordu. Alçakgönüllülük gösterip yavaşça, “Benim” dedim. Bu durumda beklenen, adamın oturduğu yerden doğrulup elini uzatması, “aaa! Çok memnun oldum” gibi bir şeyler söylemesi, tanışma heyecanı göstermesi değil mi? Adam oturduğu yerden doğruldu doğrulmasına ama eğildi, ayaklarımdan başlayarak tepeme kadar süzdü beni. Sonra sakince yerine oturdu. Yüzüme bakmaya bile gönül indirmeden, “O, erkek” dedi. Ben hiçbir şey diyemedim artık. Adam, sözünü ettiğim yazarın ben olmadığımdam o kadar emindi ki, bana söyleyecek bir şey kalmamıştı. Arkamdan neler demiştir diye çok düşündüm sonraları. “Kadındaki cesarete bak yahu!” demiştir. “Kendini yazar sanıyor; üstelik bir erkek yazarın yerine geçmeye kalkıyor.”
İkincisi de şu: Şimdi oturduğum evin aidatlarını gidip inşaat şirketine ödemem gerekiyordu. Parayı alıp makbuzu kesen sekreter, “Kiracınız yazarmış, değil mi?” diye sordu bir gün. Ben de bir an bile tereddüt etmeden , “Yo, evim kirada değil” dedim. Doğruydu, evim boştu, oraya taşınmak için hazırlığımı sürdürmekteydim; bir-iki ay içinde de taşınacaktım. Günler değil, haftalar; belki de aylar sonra bu “kiracı-yazar” sorgulamasının nereden çıktığını düşündüğümde birden zihnim aydınlandı. O günlerde, çok okunan bir gazetelerden birinde benimle yapılmış bir röportaj yayımlanmıştı. Röportajdaki isim, birilerine tanıdık gelince firmada konuşulmuş olmalı. Sekreterin de kulağına buradan çalınmış besbelli. Ama karşısındaki kırık dökük kadına bakıp “bunun yazara benzer yanı yok. Demek ki aidatını ödediği bu evin sahibi ya da kiracısı olan başka biri var; yazar olan da o” diye düşünmüş. Ancak daha garip olan, benim yazar olduğumu hiç mi hiç hatırlamamış olmam. Düşünüyorum da sekreter kıza, “Kiracım falan yok; yazar olan benim” demek aklımın ucundan bile geçmemişti. Anlaşılan, yalnız başkaları değil ben de kendimi yazara benzetemiyorum.



