Yılmaz Kaya AYLANÇ –
Bizim ülkemiz; enerjisi düşük olan, sakin ve huzur içinde yaşamak isteyen, uyumlu, kitap okuyan, sanatsever anlayıştaki insanlar için çok uygun değil. En azından, genellikle!
Burada her gün yaşanan büyük ve küçük olayları yazmaktan insan bıkıyor.
Dün bir dostumla konuşuyorduk, bir yandan kahvelerimizi içiyor diğer yandan da ‘ne olacak memleketin bu hali’ derken, arkadaşıma, “Herhangi bir partiye üye misin, üyeysen yönetime girmeyi düşünür müsün” diyecek oldum, “Ne işim var benim oralarda” diyerek siyaset ve siyasiler için bir çuval söz söyledi.
Sanırım bu hepinizin pek çok kere yaşadığı bir durumdur.
Siyaset alanı birçok insan için çok makbul görülen bir alan değil. İlk söze başlarken, söylediği “Benim o kadar param yok ki zaten” demesi de işin cabası.
Gerçekten kimler siyasetle uğraşıyor, kimler seçilecek yerlerde olabiliyor, kimler seçilip görev alıyor, bu denli kavga (parti içi) neden?
Sanırım hepinizin bu sorulara vereceği makul ve genellikle doğru cevabı vardır. Belki de bugün neden böyle olduğumuzun nedeni de bu yanıtın içinde olacaktır sanırım.
O zaman bu durum düzelmeden nasıl düzelsin diğer konular?
Mesela siz özlemiyor musunuz herhangi bir siyasinin, “Ben yoruldum, çekiliyorum, bırakıyorum” demesini ya da kaybettiği bir seçim sonrası, “Teşekkür ederim arkadaşlarım, bırakıyorum” demesini. Olmaz ama hayal edelim dedik ya, “Ben istemiyorum, halk bana görev veriyor ama hayır kabul edemem, olmaz” demelerini.
Çok mu hayalperest oldum!
Burada çok yazılar yazdım, yaklaşık sekiz yıldır.
Sorunların kökeni, tabii ki insan!
Bunca sorunu çözmek iddiasıyla iktidar olmak çabası içindeki siyaset alanından ‘ilk sorun’un bu olduğu ve bunu çözmek için şunları yapacağına dair bir konuşma, proje veya ilke ifade edildiğini duydunuz mu? Meydanlarda, medyada bunu söylese de çok aldırış eden olur mu onu da bilmem. Ama durum bu! Tüm sorunların kaynağında kök sorunu çözmeden enflasyon, teknolojik ihracat, eğitim, gelirde adil dağılım, barınma hakkı, parasız sağlık hizmeti, kıyıların halkça kullanımı ve daha pek çok sorunu nasıl çözeceğiz?
Hatırlıyorum da, 1980 darbesi sonrası sivil siyaset yeniden aktif hale geldiğinde yine de bugünden daha halka açık demokratik siyaset nedeniyle liderler televizyonda tartışma programında konuşuyorlardı ve bir parti başkanı “satarım” diye ısrar ederken muhalefet parti başkanı “sattırmam” diyerek konuşuyorlardı.
O satarım nereye geldi farkında mısınız? Neredeyse hemen hiçbir şeyimiz kalmadı. Ama sanırım daha hâlâ tam farkında değiliz. O gün de satarım diyen şöyle destekliyordu ifadesini: “Canım sattık da alıp götürecek mi köprüyü!” Şimdi o köprüden, o yoldan, o geçitten kaça geçiliyor dersiniz? En önemlisi de, paranız yoksa geçemezsiniz. Nasıl, iyi mi?
Bugünlerde o denli önemli sorunlarımız varken, tartıştığımız yine ‘Ana Muhalefet’.
Oysa yakın geçmişte bir holdinge el koydular. Çok önemsendiğini sanmıyorum. Bana ne diyen de eminim çoktur. Hatta “benim malım mı, ne halleri varsa görsünler” diyen bile olmuştur. Oysa o holding hem eğitim, hem medya alanlarında şirketlerin de sahibiydi. İddia ise, sigara ve benzeri kaçakçılık ve kara para aklama konuları ile edinilmiş servet ile sahip olunan şirketlerin birinde çocuklarımız eğitim alıp yarına hazırlanacak, diğeri ise halkın haber alma ve doğru haber alma hakkını yerine getirecek bir medya organı.
Bu şirketleri, iddiaya göre böyle mazi sahibi birileri nasıl edinebiliyor? Sizce sadece parayı veriyor olmaları yeter mi? Yetmeli mi? Gelişmiş ülkelerde medya patronuysanız başka bir iş yapamıyorsunuz. Ya da ‘bastır parayı istediğini al’ yapamıyorsunuz. Çok basit kurallar nedeniyle. Kurumsal yönetim anlayışı; bireyi, halkı ve devleti koruyor!
ABD’de özelleştirilecek bir liman ihalesinde, ihaleyi yapan kurum, birinci sırada kazanan Çinli firmaya değil ikinci sıradaki ABD’li firmaya verdi. Yani, ihaleyi almak için sadece para yetmedi. Yetmemeli de. Bu örnekleri çoğaltabiliriz.
Yine konumuza dönecek olursak; insanlar, partilerdeki makamlar, MYK üyesi, PM üyesi veya parti ileri gelenleri, belediye başkanı, belediye meclis üyesi oluyorlar ve fakat ne oluyor da bu insanlar uzun süreler partilerinde pek çok makam sahibi olmalarına rağmen, gururu okşayan onca makamdan sonra başka bir partiye geçebiliyorlar?
Bu geçiş iktidar partisine olmasa, anlamaya çalışacak, belki de ilke ve değerler açısından sıkıntıları vardı, bir karar verdi diyeceğim ama öyle olmuyor. Kendi partilerine diz çöktürmeye çalışan başka bir partiye gidiyorlar.
İnsan hayret ediyor, bir ay önce hançeresini yırtarcasına o partiye yüklenen söylemler içindeyken, bir ay sonra yeni geçtiği parti içinde “mutlu olduğu, arkadaşların çok yardımcı olduğu” gibi methiyeler düzebiliyorlar.
Bu nasıl bir ruh halidir arkadaşlar? Ne oluyor da bu denli değişebiliniyor, akıl alacak gibi değil.
Ben yine de insan diyorum.
Tabii insanın ortamının, içinde bulunduğu yapının, düzenlemelerin, yasaların, anayasanın da ve en önemlisi bunların uygulanmasının da toplumu oluşturan bireylerin ahlaki ve ruhi yapılarının oluşmasında önemi yok değil. Örneğin hangi partide, seçilecek yer ile ilgili bir kriter notu var. Örneğin güvenlik görevlisi alınacak bir yere; yaş aralığı, boy kilo durumu, eğitim şartı, sertifika varlığı, deneyim gibi kriterler var. Ancak hiçbir partide, hiçbir makam adayları için böyle bir beklenti yok. Yani liyakat talebi yok, herkes o makama aday olabilir. O zaman parti üyesi herkes aday olabiliyor, parti oyu aldığında da o kişi seçilmiş oluyor. Sonra malûm.
Siz 30-40 yıllık partiliyim diyorsunuz, parti size ilçe başkanlığı, il başkanlığı, belediye başkanlığı ve milletvekilliği onuru yaşatmış ve siz o partiden istifa ediyor, rakip partiye gidiyorsunuz.
Bu büyük bir haksızlık değil mi?
Size o oyları, içinde bulunduğunuz parti nedeniyle verenleri yüz üstü bırakarak, o parti adına aldığınız oylar ile seçildiğiniz makamı rakip partiye taşımanızın savunulacak bir tarafı yok.
İçinde bulunduğunuz partiden istifa edebilirsiniz tabii ki, ama sadece istifa edip istediğiniz yere gidebilirsiniz. O parti kendisine verilmiş oy ile edindiği o makama başka bir üyesini koyabilmeli.
Ahlaki olarak izahı çok mümkün olmayan bu durum ile bir partinin, belki bir ülkenin kaderinin değişebileceği durumu yaşıyoruz, ne kadar acı.
Tabii burada yasa ve devlet gücünü kullanarak bir şeyler yapılıyorsa da bunu kabul etmek mümkün değil. Oysa bu gibi durumları önleyecek olan da yine devlet kurumları. Devlet kurumları siyasallaştıysa ne olacak?
Sonuçta bam teli denilen yer de burası galiba.
Bu durumda 1946 seçimlerini (ilk çok partili seçim) kaybeden rahmetli İsmet İnönü’nün ne denli değerli bir iş yaptığını, yapabildiğini genç kuşaklar bilmeli ve değerlendirmelidir. Bu denli demokrasi açısından güzel bir örneğimiz de var üstelik önümüzde.
Türkiye süratle yeniden demokratik rejime, kurumlara, siyasi ve sosyal hayata dönmelidir. Bu anlamda yapısal reformlara hiç olmadığı kadar ihtiyaç vardır.
Hiçbir iktidar sonsuza kadar sürmez, sürmemelidir, sürmesi istenmemelidir.
Sokaklardan başlayarak, evlere, okullara, iş yerlerine ve tabii siyasete kadar her yerde ahlaki bir çöküşün varlığını kimse yadsıyamaz. Bu basit bir enflasyon sorunu değildir.
Bu tam anlamıyla bir ülkenin kaderidir! (17.09.2025)



