Psikologların odasında en çok duyulan cümlelerden biri: “Ben artık kendimi anlatmaktan yoruldum…”
Prof. Dr. Kürşat Şahin YILDIRIMER –
Bazı ilişkiler bir anda tükenmez. Bir kavga ile… Tek bir olayla… Bir gecede yaşanan büyük kırılmalarla değil… Daha sessiz şeylerle yorulur. Anlaşılmamış hislerle… Sürekli kendini açıklama ihtiyacıyla… Bir tarafın konuşup diğer tarafın gerçekten duymamasıyla…
Ve zamanla ilişki; iki insanın birbirine iyi geldiği bir yer olmaktan çıkıp duygusal olarak yorulduğu bir alana dönüşür.
Bir taraf sürekli kendini ifade etmeye çalışır:
“Ben aslında bunu demek istemedim…”
“Biraz beni anlamaya çalış…”
“Ben sadece hissettiklerimi anlatıyorum…”
Diğer taraf ise çoğu zaman savunmaya geçer:
“Yine aynı konu…”
“Her şeyi çok büyütüyorsun.”
“Ben seni zaten anlıyorum.”
Ama bazen mesele tam da budur.
Anlaşılmadığını hisseden insan,
“Anlıyorum” cümlesini değil…
Gerçekten hissedildiğini görmek ister.
Psikologların terapi odalarında yıllardır tekrar eden bir cümle vardır: “Ben artık kendimi anlatacak enerjiyi bulamıyorum…”
Bu cümle basit bir sitem değildir. Bu; duygusal olarak yorulmuş bir insanın sessiz çığlığıdır. Çünkü insan sevdiği kişiye sürekli ne hissettiğini açıklamak zorunda kalıyorsa, bir süre sonra yalnızca kırılmaz… Kendisini görünmez hissetmeye başlar.
İşte ilişkilerin en tehlikeli noktası da budur. Sessizce uzaklaşmak…
Carl Rogers şöyle der: “İnsan gerçekten dinlendiğini hissettiğinde değişmeye başlar.”
Bugün birçok ilişkide eksik olan şey tam olarak budur: Gerçekten dinlemek… Çünkü artık insanlar anlamak için değil, cevap vermek için dinliyor.
Karşı taraf konuşurken savunma hazırlanıyor. Empati kurulmadan yorum yapılıyor. Sorunu anlamaktan çok, haklı çıkmaya çalışılıyor.
Ve ilişki zamanla sevgi alanı olmaktan çıkıp yorucu bir psikolojik mücadeleye dönüşüyor.
Oysa ilişkiler mahkeme salonu değildir. Sürekli savunma yapılan yerde yakınlık büyüyemez.
Psikoloji literatüründe “duygusal ihmal” diye bir kavram vardır. Bu bazen yüksek sesli kavgalardan bile daha yıkıcıdır.
Çünkü bazı insanlar bağırılarak değil, görülmeyerek yıpranır.
Duyguları sürekli küçümsenen… Kırgınlığı geçiştirilen… Sustuğunda bile fark edilmeyen insanlar… Zamanla yalnızlaşır.
Carl Jung’un şu sözü bu yüzden çok derindir: “Yalnızlık, çevrende insan olmaması değil; seni anlayacak birinin olmamasıdır.”
Bugün birçok insan aynı evde yaşıyor ama aynı duyguda yaşamıyor. Yan yana oturuyor… Ama birbirine temas edemiyor. Çünkü fiziksel yakınlık, duygusal yakınlık anlamına gelmez. Ve bir noktadan sonra sesini duyurmaya çalışan taraf değişmeye başlar.
Önce daha çok anlatır… Sonra daha az konuşur… En sonunda ise içten içe yorulur.
İlişkilerin en tehlikeli evresi büyük kavgalar değildir. Sessizliktir. Çünkü hâlâ konuşan insanın içinde umut vardır. Hâlâ anlatmaya çalışan insanın içinde beklenti vardır. Ama tamamen susan insan, çoğu zaman kalbinin içinde çoktan uzaklaşmıştır.
Franz Kafka’nın şu sözü bu yüzden çok çarpıcıdır: “İnsan en çok anlaşılmadığı yerde yorulur.”
Gerçekten de insanı hayat değil, sürekli kendini anlatmak zorunda kalmak tüketir.
Bir ilişkide biri sürekli görmezden geliyor, diğeri sürekli sesini duyurmaya çalışıyorsa… Orada zamanla sevgi değil, duygusal yorgunluk büyür.
Çünkü sevgi sadece sevmek değildir. Sevgi; görmektir… Duymaktır… Karşı tarafın söyleyemediği şeyi bile hissedebilmektir.
Bazen bir insanın ihtiyacı çözüm değildir. Sadece şu cümledir: “Seni gerçekten duyuyorum…”
Çünkü bazı yaralar nasihatle değil, anlaşıldığını hissetmekle iyileşir.
Ve belki de bugün birçok ilişkinin kurtuluşu; haklı çıkmaya çalışmayı bırakıp birbirinin kalbine yeniden dokunabilmektir.



