milas yazıları – dokuz
HALİM ŞAFAK –
Kendimi bildim bileli -biraz da artık geride kalmış olan çocukluğumun da etkisiyle- içinde herhangi bir canlının, bir insanın yaşadığı mekânlarla ve yabanla, bu temeldeki nesneler ve canlılarla ilgili oldum ve o dünyada yaşamayı sevdim. Bunu bir arkeoloji eleştirisi olarak söylemiyorum. İnsan geçmişinin ve emeğinin araştırılmasına, korunmasına yönelik hiçbir şeye itirazım yok.
Bizi bugüne getiren ortak tarihimiz olduğuna göre onu hatırlatan her türden mekân ve nesneye saygı duymak ve gelecekte de ayakta kalmasının yollarını bulmak, daha da önemlisi onlardan bugüne, geleceğe dönük çıkarımlar yapmak gerekse de Ahmet Oktay’ın şu dediğini de bu tartışmaya not olarak düşmek istiyorum: “Yaşayan insanın yanında mezar taşının, italik yazının, sandukanın, çınarın önemli olduğuna inanmadım. Bu türden bir geçmiş ilgisinde, hep belirgin bir kültürel ölüseverliğin varlığını duyumsadım.” (Gizli Çekmece, Ahmet Oktay, Doğan Kitap, 2. Baskı, Eylül 2004, İstanbul,s.176)
Geçmiş ilgisinin her zaman herkes için tam bir ikilemle benzer düzeylerde kaldığını ya da burdan ilerleme eğilimi içinde olduğunu söyleyebilecek durumda değiliz. Uygarlaşmanın ve onun teknolojisinin, ikisinin kapitalizminin sonuçları bir ucuyla ilkel de bulunabilecek ama oldukça insani dünyayı olumsuz anlamda dönüştürmeyi ve değiştirmeyi sürdürüyor. Bunu biraz daha ileri götürüp ortadan kaldırıyor da diyebiliriz.
Bu düzlemde geçmiş ilgisi nerede duruyor ve ne anlama geliyor? Öncelikle bunu bildik anlamda bir geçmiş ilgisi olarak kabul etmek oldukça zor olabilir. Sorun da burada başlıyor. Sorun bu geçmiş ilgisinin kültürel hiçbir sonucu olmayan ve bir yere çıkmayan turistik ve ticari bulunması mümkün bir sevmeye ve çıkar ilişkisine dönüşmesidir.
Öte yandan sivil mimarinin örneklerinden sayılan konaklar ve daha geçmişten gelen hanların restore edilerek merkezi ya da yerel otorite tarafından devlet dairesi haline getirilmesi de burada başka bir sorundur. Deyim yerindeyse bu yolla hayat onu oluşturan ve onun yaşandığı mekanlardan bir biçimde kurtarılıyor ve yalnızlaştırılıyor. Mekanların ayakta tutulmasından genelde turistik ve ticari olan ne varsa onlar anlanıyor. Bu yüzden de çoğu mekan hayati ve içinde yaşanır olmaktan her geçen gün daha da uzaklaşıyor, uzaklaştırılıyor.
Uzaktan ama benim bildiğim bir örnek olsun: Talas’ta (Kayseri) geniş bahçeli iki katlı ve Ermeni ustaların yaptığı evin önce İlçe Tarım Müdürlüğü sonra belediye lokantası yapılması ve Tokana (mutfak) adının konmasını hatırlatmak isterim. Sokağa da Osmanlı adının verilmesi ve ordaki çoğu eski taş eve benzer bir akıbetin yaşatılması bunun en son ve somut örneklerindendir. Kayseri ve Talas özelinde bu noktada epeyi bir ticarileşmiş ev, medrese, han ve kale örneği bulunuyor.
Bu noktada belirtmek gerekir ki kapitalizm, sonunu ticarete bağlayan bir geçmiş ilgisi ve algısı oluşturdu (Bunu Ahmet Oktay gibi kendini ticarete sonuna kadar açmış bir tür ölüseverlik olarak da anlamak mümkün görünüyor) ve mekansal geçmiş bunun üstünden ya yok ediliyor, yerine apartman, site dikiliyor ya da bir biçimde ticarete kazandırılıyor.
Oysa geçmişi ve onun mekanlarından biri olarak evleri, damları, konakları bu noktada asıl anlamlı kılan büyük ölçüde konformizmin uzağında, tüketim ideolojisinin neredeyse semtine bile uğramadığı ilkel ama insani bir dünyanın mekanları olmalarıdır. Bugünü ise sonuçları hiç tartışma konusu edilmeyen konformizm, sorunlu ihtiyaç listesi, ikisinin mekân ve nesneleri bu temelde bir ticaret belirlediği için bu tür mekânlar pek bir şey ifade etmiyor.
Bu durumu modernizm ve modernizm sonrası ile ancak açıklayabiliriz. Aynı biçimde her şart altında dünyanın her şeyin satılık olduğu bir ticaret etme alanına dönüştürülmesi de bunun nedenleri arasında yer alıyor.
Buna en sonunda teknolojinin ve onun tekno-kapitalizminin eklenmesi ile birlikte süreç tamamlanmış ve dünya bugünkü haline gelmiş olmuş oluyor. Bunun en ağır sonuçlarının başında ise modernizm, teknoloji ve onların dayatılan içerenlerinden olan apartmanlaşma, siteleşme, dünyanın tektipleşmesi ve özgünlüğünü kaybetmesi karşısında geçmişin mekan ve nesnelerinin ticari olarak değersiz ve yaşama, yaşatma yeteneğinin ilkel bulunmasının da sonuçlarından biri olarak imha edilmesi ve geçmişte arsa olarak değerlendirmek için yalnız bırakılması geliyor.
Bu noktada bugün, Milas’ın yeni mahalleleri bir yana eski mahallelerinin, onun canlılarının, mekan ve nesnelerinin başına gelenler Milas’ın geleceğini çok önceden bize belirtmiş oluyor. Yeni şehir genelde eski şehrin etrafına yapılır hatta kimi şehir yeni şehir eski şehirden bağımsız bir mekân olma özelliği bile gösterir. Ama başta Kayseri olmak üzere epeyi şehir ve kasabada sorunlu imar planları ve aflar sayesinde yeni şehir eski şehrin üstüne inşa edilerek başka bir yıkım örgütleniyor. Memleket insanının bunun dışında bir yerde ya da tam karşısında durduğunu ve itiraz ettiğini pek düşünmüyorum. Öyle çok uzak zamana gitmeye gerek yok, bundan on yıl kadar önce olabilir Hayıtlı’da eski bir sokakta eski bir evin yalnızca bir tür gizleme ve gizlenme için duvarları öylece dururken içinde bir konut inşaatı vardı. Aynı sokağı daha sonra gezdiğimde ise artık eski evin duvarları yoktu ve yerinde iki katlı bir apartman ve onun duvarları yükseliyordu.
“Kentsel dönüşüm” denen şeyi ise bu yıkımın dışında düşünmenin mümkün olmadığını sanıyorum. “Kentsel dönüşüm” diye kavramlaştırılan konut politikası neredeyse bu örgütlenmenin en önemli ayağını oluşturuyor. Uzun yıllardır orda yaşadığım için biliyorum: Talas’ta geçmişin üç -en fazla beş- katlı daha çok yoksulların yaşadığı site ve apartmanların yerinde şimdi on beş katlılar yükseliyor.
Böylelikle her yerde dünyanın mekansallığının asıl özelliği olan yataylık yerini dikeyliğe bırakıyor. Düşüncem odur ki bu satırları yazmakta olduğum Lüksemburg, Trier, Düsseldorf (Almanya), Prag (Çekoslavakya) Brüksel (Belçika) Strasbourg, Metz (Fransa) gibi şehirler bu yataylığın en iyi örnekleri arasında yer alırken memleket coğrafyası şehri, kasabası, köyü dikeyliğin belirlediği ve bu temelde yeniden inşa edildiği, kurulduğu alanlar haline geldi, geliyor.
Bu dediğimiz eski mekanların yani evlerin ve damların modernize edilmesi ve dayatılan ihtiyaçlara göre tekrardan düzenlenmesinin çok ilerisinde, onu kat be kat aşan vahim bir durumdur. Böylelikle de şehir ya da kasaba eski şehre dönük bütün özelliklerinden kurtularak geçmişle hiçbir ilgisi olmayan bir şehir ya da kasaba haline geliyor.
Yerel yönetimlerin cenaze hizmetlerini her geçen gün daha da geliştirmesi ve ezici çoğunluğunun “taziye evi” inşa etmesi de bu kurtulma ve tabii insani yabancılaşma ile ilgilidir. Çünkü yeni konut politikası apartmanlaşma ile birlikte hayat ve avluları ortadan kaldırdığından ya da otopark yaptığından geçmişin ölü kaldırma görevi kadar aynı süreçte yapılan ritüeller ve sonrası dikeyleşmenin ve onun getirdiği yalnızlaşmanın da bir sonucu olarak yapılamaz hale gelmiştir.
Bunun sonucu olarak uzak ilçe ve kasabalar dışında Kayseri’de ölülerin şehir mezarlığındaki “Hulusi Akar Camii”sinden kaldırılıyor olması, olanlar, olacaklar hakkında yeterince düşünce vericidir. Bu tür gelenekler evle ilgilidir konutla ilgili değildir. Yeni dünyada çoğumuzun ölüsünü zaten artık etraf diye bir şey kalmadığından/kalmayacağından ve yerel yönetimler kaldıracak olduğundan bu şarttır!
Devam edelim… Bu gelişmeler tabii şehri ya da kasabayı belirten onunla anılan ve sembol değeri kazanan az sayıdaki mekan, nesneler ve canlılar kadar onların başına gelenlerle ve yukarıda belirtilenlerle sınırlı tutulabilecek bir durum değildir. Tersine sürekli bir genişleme ve işgal etme eğilimindedir.
Uzağa gitmeye gerek yok, Postane Yokuşu’nda eski bir kaç ev insanlarla ya da değil bugünde hala içinde yaşanan mekan olarak ayakta durmaya çalışırken başka bir örnek olarak Hastane Yokuşu’nda adı dışında geçmişi çağrıştıran üç-beş erguvan ağacı dışında bir mekan, nesne ve canlı neredeyse kalmamıştır.
Bu süreçten bize eski mahalle, sokak ve cadde adları ile semt ve bölge adları yadigar kalmıştır. Bu noktada kavakları olmayan bir Kavaklı fazlasıyla ironiktir. Atıl kalmış kışlık Yeni Sinema ve bir kaç ev ve dükkan dışında -Ki, en sonunda bizim Kazım Muşlu’nun küçük birahanesi ama ondan önce Sağır Musa’nın (Demirkapı) marangozhanesi olan dükkan ve ev, müteahhitin ilk kazmayı vurmasını beklemektedir.- Dörtyol’u bir başka yerden farklı hale getiren hiçbir özelliği ve özgünlüğü kalmadığı gibi semt tektipleşmeye doğru gitmektedir.
Devam edelim… Çay kenarının eski ev ve damlarının büyük çoğunluğu yıkılıp yerine beton dikilmiştir. Tarla ve bahçeler çoktan ucube beton yığınlarının yine beton ağırlıklı avlusu/otoparkı olmuştur. Oldukça trajiktir Geremeli Ali’nin (Maraş) Dutlu sokaktaki o güzelim kerpiç ve kiremit damlı evi yıkılırken Balçık yolunun solunda kalan İrim’in sonundaki iki katlı görkemli evinin yerinde artık her yanı çitle çevrilmiş beton bir konut yükselmektedir.
Desticilerin desti ocaklarının ve etrafındaki bahçelerin yerinde artık boy boy, dizi dizi apartmanlar, siteler dikilmiştir. Çünkü günümüz dünyası yataylığa dönük düşünceler kadar toprak, taş ve ahşap binaların daha sağlıklı ve organik olduğuna dair bütün tartışmaları ve yabanla baştaki ilgisini geçersiz ilan etmiş meydan dikey ve beton olan ne varsa onlara kalmıştır. Kasabayı çevreleyen incirlik, zeytinlik ve daha başka bahçe ve tarlalar artık yoktur ya da hepsi her geçen gün biraz daha geri çekilmekte yerini apartman ve sitelere bırakmaktadır.
Aynı biçimde Dörtyol’dan Balavca’ya ve Kavaklı’ya doğru giden iki tarafı zeytinyağı ve kereste fabrikaları, marangoz atölyeleri ile dolu olan yol artık iki yanını sarmış apartman ve sitelerin caddesi olmuştur. Onu hatırlatan o büyük baca ve onun zihnimizde ötüp duran düdüğü, zeytinyağı, pirina ve ağaç kokusu tarih olmuştur.
Benzer bir akıbeti Gölcüklüler’in yıkılmayı bekleyen Zeytinyağı Fabrikası ile Çırçır Fabrikası’nın yaşamasına az kalmıştır. Tekel binası ve onun tam karşısında yükselen Süleyman Durukan’ın iki katlı evi çoktan yıkılmıştır. Ama bunun karşısında Uzunyuva koruma altına alınmıştır ama ticarete de kazandırılmıştır. Benzer bir akıbeti Gümüşkesen Anıtı’nın ve daha başka tarihi mekan ve nesnelerin yaşaması yakındır.
Örnekler için fazla uzağa gitmeye gerek yok Hacıapti Mahallesi’ndeki herkesin terk ettiği ya da apartmana geçtiği ve birkaç yaşlı kadının yaşadığı, yaşamaya çalıştığı modernizmin çok önceden uğradığı eski birkaç evi saymazsak Kayacık Caddesi, Yusufça Çıkmazı çoktan apartmanlaşmıştır. Kavaklı’da çocukluğumuzun top oynadığı zeytinlikte şimdi koca bir site yükselmektedir. Dutlu sokakta Şükrü Ali Demirayak’ın iki katlı evi içinde yaşamaya çalışan Hatice Demirayak’la birlikte eninde sonunda muhakkak ölecektir. Ondan önce Iraz’ın çocuklarının, Kontaşların, Tahirlerin ve daha başkalarının evi malum kaderlerini yaşamak için sıradadır. Özetle, neredeyse Milas geneli apartman ve sitelerin dikey saldırısı altındadır diyebilecek duruma geldik, geliyoruz.
Çevre yolunun bıçak gibi ikiye ayırdığı dünyanın İzmir’den gelirken sola dönerken sağa düşen ova taraflarını ve Tavşan Dağı’nı tartışma konusu etmek bile gerekmiyor. Kayacık bu yeni dünyanın içinde sıkışıp kalmıştır, ihtimalen korkuyla yaşamaktadır. Baltalı’dan Kavaklı’ya giden yolun sağına düşen Rızvanların İbrahim Özgün’ün şimdilerde Kemal Kaşkar ve eşi Ayşegül Kaşkar, kedilerin yaşadığı bahçeli evin karşısına dikilen apartman aynı evin dünyasını daha karatmadıysa da yakındır.
Az kaldı ve öngörmeye hiç gerek yok. Cumhuriyet öncesi ve sonrasını Macar evleri ile restore edilmiş birkaç geleneksel Milas evi ve bir o kadar yaşlının evi temsil etmek zorunda kalacak. Bu evlerin etrafındaki mimari yapı yani etrafı ortadan kalktıktan sonra onların da bir anlamı olmayacak.
Buradaki sorun geçmişin ve onun bizde kalan anılarının yalnız kalması ile sınırlı değildir. Çünkü bu dönüşümün asıl sonucu geçmişteki birlikte yaşamanın yerine mekansal olanı da geçen çok boyutlu yabancılaşmanın konmasıdır. Buysa geçmişin insani gelenek, görenek ve birlikte yaşama pratiklerinin, insani ilişkilerinin ve bunların oluşturduğu mekansal organikliğin ortadan kalkması için yeterlidir. Malum mekan ortadan kalktıysa onun oluşturduğu hayat da büyük ölçüde ortadan kalkar ya da etkisizleşir.
Özetle buradaki sorun yeni ahalilerin Milas’a dahil olmasından çok böylesi bir yığılmanın ve bunu kışkırtan “şehirsiz şehirleşme”nin insani anlamda yabancılaşma ve sentetikleşmeden başka bir şeye yol açmayacak olmasıdır. Bütün bunların ağır sonuçlarını internet üstünden ve ilişki sandığımız şeyi saymazsak herkesin her geçen gün kederli yalnızlığını çaresi olmayan kaderi olarak yaşayacağını belirtebiliriz. Richard Sennett’in “inşa etmek ve yaşamak” dediği ve bu temelde bir “şehir etiği” önerdiği şey ihtimalen ve ne yazık ki bu değildir.
Gürsel Korat bundan yıllar önce “Kayseri bir gün yıkılacaktır!” diye kimselerin duymadığı bir çığlık atmıştı. (Kayseri’de ve Şehirlerimizde Sokakların Ölümü, İletişim, 1997, İstanbul) Bu ne yazık ki tek üretimin inşaat ve tek seçeneğin dikeylik olduğu hem şehrin hem de yabanın saldırı ve yıkım altında olduğu bir dünyada en sonunda Milas kadar başka şehir ve kasabalar için de atılacak hatta atılmakta olan bir çığlıktır deyip noktalayalım.
(21 Mayıs 2026, Lüksemburg)



