milas yazıları – on bir
HALİM ŞAFAK
Güvenlik ve insanın kendini savunma arzusunun ortaya çıkardığı bir mekân olarak şehir bir özgürlük alanı mıdır sorusuna kesin bir yanıt vermek mümkün olmasa da bu soru epeyidir zihnimde dolanıp duruyor. Bugüne bakarak yaşanmakta olan şehrin bildik anlamda bir özgürlük ve yaşama alanı olduğunu ve bu tür aşırı bulunabilecek duygulara ve davranışlara izin verdiğini söylemek de, iddia etmek de zor görünüyor.
Norbert Elias’ın belirttiği gibi insanın içgüdülerinin gemlenmesi üstüne kurulu bir uygarlığın içinde tam bir özgürlük ne yazık ki hiçbir zaman mümkün değildir, olmamıştır. Çünkü uygarlığın ve onun teknolojisinin geldiği noktada dünyanın özellikle şehir ve daha başka yerleşim yerlerinin kapısına çoktan kilit vurulmuş, yüksek duvarlar örülmüş, çitler çekilmiş, gözetim ve kontrol altına alınmıştır. Bütün bunlarsa şehrin, otoritelerin hem iktidar hem de oyun alanı olduğunu ya da o hale geldiğini söylememizi kolaylaştırır.
Michael Foucault’nun, Giorgio Agamben’in düşüncelerinden yola çıkarak belirtirsek başlangıçta hapishaneler, kışlalar, okullar, hastahaneler, kamplar, barınaklar ve benzeri mekânlar birer kapatılma alanı olarak kabul ediliyordu. Bunlara bugünün apartmanları, siteleri, AVM’leri ve daha başka mekânları rahatlıkla eklenebilir.
Günümüzde dünyada ne oluyorsa mobeselerin, dronların, cep telefonlarının ve daha başka kameraların önünde olup bitiyor. Her bir şey ve her canlı duyarlık alanı dışında gözetlenerek kayıt altına alınıyor. Bu noktada, şehirde öne çıkan ise gözetleme, denetleme ve kontroldan başkası olmuyor. Gözetlenme, denetlenme, kontrol edilme ise son tahlilde yine kapatılma ile ilgili ve otoritenin ya da iktidarın teknoloji ile kurduğu ilişki ile açıklanabilir bir durumdur. Bu dediğimiz bizi bilimle iktidar arasındaki o derin bağı tartışmaya da götürür ama o bu yazının konusu değildir.
John Berger tartışmayı daha da ileri götürüp dünyanın bir hapishaneye dönüştüğünü bütün insanların ve tabii canlıların da hapishane arkadaşı olduğunu belirtiyor. Bugün dünya hem insanın kendisi hem de otoriteler tarafından büyük ölçüde teknolojik bir gözetim, denetim ve kontrol altındadır. Dünyanın bütün kapıları bir daha açılmamak üzere kapatılmıştır. Bu da yetmezmiş gibi kilitli kapılar başka kilitli kapılarla koruma altına alınmış, sağlamlaştırılmıştır.
Bizim gibi memleketlerde ise bu, pornografik bir aşırılığa doğru gitmektedir. Otoriteleri geçtik, bugünün insanı güvenlik adı altında gözetlemeyi sevmesi bir yana kendinin de gözetlenmesine, kontrol edilmesine ve denetlenmesine çoktan izin vermiştir. Bunun teşhir ve ifşaya dayanan pornografik ama bir o kadar da kontrol edilebilen bir dünya olduğunu söyleyebiliriz. Asker, polis, zabıta ve güvenlikçi derken insan kendinin ve artık tektipleşmiş hayatının gözetleyicisi olmuştur ya da kendine böyle bir görev vermiştir. Kendimizi de dahil edebileceğimiz biri bizi gözetlemekte ve kontrol etmektedir. Kontrol altında yaşanan bir hayat ise hiçbir biçimde özgürlük değildir, olamaz. Kontrol altında olan her yer de son tahlilde iktidarın alanıdır.
Bunun şehre ve kasabalara dönük ilk etkisi çit ve duvarların her geçen gün daha yükselmesi ve dünyanın her bir şeyinin hareketli hareketsiz kameraların görüş alanı içinde tutulmasıdır. Ama memleketin barbarlaşmasına ve şiddetin sıradanlaşmasına bakarak bunların hiçbirinin güvenli bir dünyada ve mekânda yaşamamıza yetmediğini de yazabiliriz. Tam da Wendy Brown’ın belirttiği gibi duvarlar yükseldikçe güvenlik zayıflıyor. (Yükselen Duvarlar, Zayıflayan Egemenlik, Çeviri: Emine Ayhan, Metis, Ekim 2011, İstanbul) Çekilen her çitten sonra aynı gün o çitte bir delik açılıyor.
Buysa bu ikilemi ya da çelişkiyi tartışmak yerine duvarların daha da çoğalıp yükselmesine dünyanın daha yüksek çitlerle çevrilmesine ve bu temelde negatif bir aşırılığın dünyamızı sarmasına neden oluyor. Büyük şehirle ilgili gibi görünen bu durum artık bırakalım küçük şehir ve kasabaları küçük mahalle, köy ve mezralar için bile söz konusu edilir hale geldi, geliyor. Kaldı ki insanın dünyayla, insanın insanla arasına koyduğu ilk mesafe komşudan yana ördüğü ilk çit ve taş duvarla başlamıştır.
Konumuz olan Milas ve etrafı için de benzer süreçlerden söz edilebilir. Apartmanlaşmaya ve siteleşmeye bağlı olarak mahalle ve sokak kültürünün gerilemesi aynı biçimde komşuluk ilişkisinin büyük ölçüde imkansız hale gelmesi ya da etkisini kaybetmesi ve bu temelde bir yabancılaşma ve yalnızlaşmanın yaşanması bir yana, epeyi zamandır bir şiddet toplumu haline gelmemiz ve sıradan insanın faşizminin normalleştirilmesi ve genelleşen otoriterleşme özellikle yerel ahalileri yalnızlaştırıyor. Belki burada ihtiyatla, şiddet, ötekiyle tek ilişki kurma biçimimiz haline geldi geliyor bile diyebiliriz.
Mahalle, sokak kültürü yardımlaşma ve dayanışma temelli birlikte yaşama daha çok, yataylığın oluşturduğu bir dünyada mümkündür. Benzer bir durum hem akrabalık hem de komşuluk ilişkileri için geçerlidir. Milas’ta yeni mahalleler bu temelde oluştuğu için onları doğrudan bu tartışmanın dışına çıkarabiliriz. Eski mahallelerde ise çoktandır yataylıkla dikeylik ciddi bir çatışma içindedir. Bu çatışmanın, öncesinde sonrasında dikeyliğin lehine sonuçlanacağı ise galiba bellidir.
Bunları da geçelim, modernliğin tek ve etkileyici özelliği gibi görünen/gösterilen dikeyliğin her anlamda ahalilerde bir çekim oluşturduğunu, neredeyse herkesi etki alanında tuttuğunu biliyoruz. Buysa tek tek insanların, müteahhit ve otoritelerin son yıkım projesi ve kazanç kapısı olan kentsel dönüşüm’ün dikeylik konusunda neredeyse bir dayatma olduğunu düşünürsek, bu gidişatı ihtimalen durdurmak da pek mümkün olmayabilir.
Bunun sonucu olarak eski mahallelerde dikeylik ve yataylık epeyidir yan yana ve birlikte çatışarak da olsa yaşamaya çalışsa da bunun eski hayatı getirmesi ya da onun sürdürülmesini sağlaması beklenebilecek bir şey değildir. Kaldı ki teknolojinin kuşatıcılığı ve yabancılaştırması her insanın büyük ölçüde kader diye kabul ettiğini yaşamaya ve bu temeldeki bir yalnızlaştırmaya razılık gösterdiğini düşünürsek elimizin kolumuzun baştan bağlı olduğunu söylememiz de kolaylaşır.
Bununla da bitmiyor, eski mahallelerde o yataylıkta yaşayanların büyük çoğunluğunun yaşlılar ve yoksullar olduğunu bildiğimize göre onların ya da çocuklarının başta sözünü ettiğimiz çekimin bir sonucu olarak dikeyliği hem konformizmi çağıran bir arzu hem de ekonomik bir olgu olarak zihinlerinin bir yerinde tuttuklarını ve bu türden bir sürece dahil olmalarına bir itirazlarının olmayacağını hatta arzuyla isteyebileceklerini de söyleyebilecek durumdayız.
Bunun karşısında ise farklı kesimler şehrin içinde kendi steril ve güvenlikli alanlarını oluştururken çoğu şehirde tabii Milas’ta eski mahalleler her türlü istismara ve şiddete açık bir dünyanın alanı olmaya doğru hızla gidiyor. Buysa eski mahallelerde kendi mikroiktidarını oluşturmanın imkanı olduğu kadar orayı terk etmenin ya da böyle bir zorunlulukla karşı karşıya kalmanın da asıl nedenidir.
Böylelikle geride kalan ahalilerin geçmişin en fazla iki katlı olan evleri, yerlerini apartman ve sitelere terketmeseler de bir uçtan kat çıkıyorlar, olmadı yıkılmasını bekliyorlar. Uzağa gitmeye gerek yok Hacıapti mahallesinde Balavca’ya yönelen Dutlu sokağın hemen başında sağda Irazların toplam iki evi, hemen karşısında Aşçı Süleyman’ın biraz ileride Halime ile Mustafa Kontaş’ın evi ile karşısında düşen Tahirlerin iki evi kaderine terk edileli çok olmuştur. Sokağın sağında mahallenin demesiyle Mıstan Karısı’nın oturduğu evle eşi Hatice’nin oturduğu Şükrü Ali Demirayak’ın iki katlı evi benzer bir kaderi yaşamaya hazırlanmaktadır. Bu arada aynı sokakta Bakkal Kadir’in ve Cambaz Muharrem’in evleri, Tıkış Ahmet’in halasından kalan iki katlı ev ile Deli Mustafa’nın damı ya modernize edilmiş ya da çoktan üstüne başka bir ev yapılmıştır.
Devam edelim… Bugün Milas’ın bir konut ortalamasını çıkarırsak, ihtimal, birinciliği üç katlı, ikinciliği de iki katlı apartmanlar alır. Beş ve yukarı katlı apartmanlar ise biraz da Milas’ın deprem bölgesi olmasından dolayı yeni mahalleler ve yeni imar alanları dışında azınlıkta duruyor gibi olsalar da yakın bir gelecekte üst sıralara çıkmaları mümkün görünüyor. Kaldı ki Sodra dağına bir sürü İkiz Kule dikileli çok olmuştur.
Öte yandan asıl ya da eski ahalilerinin terkettiği mahalleler bir yandan apartmanlaşma kaynaklı bir yabancılaşma yaşarken bir yandan da buralara dahil olan yeni yoksulların eski ahalilerle ilişki kurmak gibi bir sorunun olmadığı da bir gerçeklik olarak ortada duruyor. Herkes kendi inşa ettiği/ettirildiği yalnızlığını tam bir iktidar olma arzusuyla bir birinden ayrı ve yan yana yaşıyor.
Bu esnada tekten örneklerle sınırlı gibi görünüyor olsa da yeni ahaliler feodalizm, aşiret ilişkileri, akrabalık ve kan bağı temelli bir yan yanalığı kimi yerde ötekine karşı bir şiddete dönüştürerek birlikte yaşamayı zora sokuyor ya da bu durum içinde bir şiddet potansiyelini bulunduruyor. Bu noktada, geçmişe göre dikkate değer bir melezleşme ve dönüşme söz konusu olmadığı için geçmişten gelen birlikte yaşama kültürü bundan zarar görmekle kalmıyor bir şey ifade etmez hale de geliyor. Belki sözü dolandırmadan şuraya gelmek gerekiyor: Geçmişin kozmopolitan birlikte yaşama kültürü ve onun mekânı şehir yeni ahalileriyle birlikte yüzeyselleşirken biraz da dünyada aşırı sağın ana akım haline gelmesinin de ittirmesiyle patlamaya hazır bir şiddet kadar ayrım ve ayrılıklar da biriktiriyor.
Tekrar başa dönersek dikeylik içinde tam kontrol, denetim ve gözetleme yaşamamıza yeter mi ya da yaşamak dediğimiz şeyden bunu anlamalıyız sorusu da hala ortada duruyor olsa da yanıtın yetmeyecektir olması muhtemeldir. Bu dediğimizin aynı zamanda internetin bize sunduğu tırnak içindeki “sosyallik” dışında gün yirmi dört saat gözetlenen bir yalnızlığı bize ölünceye kadar yaşatacağını iddia edebiliriz.
Bu dikeylik ve teknolojik temelli yabancılaşma ve tabii aşırı sağcılaşma ve özellikle Ortadoğu’dan dünyaya dağılan büyük göç karşısında yaşamayı gerçek anlamda bir birlikte yaşamaya dönüştürmek pek mümkün ve kolay olmayabilir. Yanı sıra özellikle Ege bölgesinin ekonomizm ve içi boşaltılmış hayat tarzından başka her şeyinden olmuş gündelik hayatı ve tüketimkültürünün ve teknolojik olanın sonuçları karşısında geçmişin birlikte hayatının özellikle şehir ve kasabalarda insan zihninde nasılsa unutulacak bir anı olarak kalacağını yazabiliriz. Aynı biçimde Milas’ın ve bölgenin yaşama kültürüne bağlı artık yerleşmeye ve yaşadığı merkezi belirlemeye dönüşen ve bu kez kalıcı olarak bulduğu her yere kazığı çakan yüksek gelirli yazlık ve kışlıkçıların durumu ise ancak başka bir yazının konusu olabilir.
Belirtilmesi gerekiyor: dikeylik başlı başına bir kapatılma biçimidir. Bilim-kurgu yazarı Ballard’ın “Gökdelen” adlı romanında göstermeye çalıştığı da, kapatılmanın artık insanlar tarafından tek yaşama biçimine dönüşmesidir. (Çeviri: Dost Körpe, Sel, Eylül 2012, İstanbul) Bu noktada artık aşırılık olmaktan çıkmış nerdeyse bir sapkınlık haline gelmiş “eve getir”in bu kapatılmanın nasıl yaşanacağına dair bize oldukça fazla düşünce vereceğini söyleyebiliriz.
Yakın bir gelecekte insanlar zorunlu alış-veriş dışında apartman ve sitelerden çıkmayacak onların dışında kimse de bu apartman ve sitelere girmeyecektir. Herkes kendini ya kapatacak ya da kapanacaktır. Bütün bunlarsa şehri bir alışveriş alanı haline getireceği gibi bir yandan da büyük yabancılaşmadan dolayı şiddetin alanı haline getirebilir. Kaldı ki bu yönde çok fazla belirti bulunmaktadır. Yine bu olanlar John Berger’in dünyanın bir hapishane ve hepimizin ama birbirinden habersiz ve uzak hapishane arkadaşı olduğu düşüncesini haklı çıkartır.
Nerdeyse Nisan ayından bu yana bu köşede yazılıp söylenenlerden Milas ve etrafına dönük olumlu bir sonuç çıkarmak pek mümkün görünmüyor gibi bir noktaya rahatlıkla varılabilir. Her şeyin oldukça vasat bir yüzeyde yaşandığı ve içinin doldurulamadığı bir düzlemde insanda yabanı ve şehri birlikte ele alan ekolojik olması muhtemel bir bilincin oluşması belirtilere bakarak söylersek hiçbir zaman mümkün olmayabilir.
Özetle, uygarlığın barbarlaşması ve dünyaya dönük hız kesmeyen yıkımı karşısında insan Franco “Bifo” Berardi’nin belirttiği gibi aynı dünyada ancak kendini insanlığından ve onun duygudeğerlerinden uzaklaşarak / olarak belki yaşayabilir.
Buraya kadar yazılıp söylenenler ne anlama geliyor diye sorulacaksa eğer, onun yanıtını da Ahmet Telli vermiş olsun: “Ben hiçbir şey söylemedim”!
(15 Haziran 2026, Lüksemburg)



