A. Kemal KAŞKAR –
Bodrum Belediyesi, Bodrum Girit ve Yunanistan Göçmenleri Kültür ve Dayanışma Derneği, Bodrum Deniz Müzesi ve Bodrum Ticaret Odası’nın (BODTO) işbirliği ile ‘Mübadelenin 100’üncü Yılı’ için düzenlenen “Kültürel Hafızanın Hüzünlü Kayıkları” adlı özel program, 5 ve 6 Nisan 2023 tarihlerinde BODTO Konferans ve Sergi Salonu’ndaki etkinliklerle gerçekleştirildi.
5 Nisan Çarşamba günü saat 10’da, saygı duruşunda bulunulması ve İstiklal Marşımızın okunmasının ardından etkinlik; Bodrum Deniz Müzesi Müdürü Selen Cambazoğlu, Mübadil Kemale Özkaplan, Bodrum, Girit ve Yunanistan Göçmenleri Derneği Başkanı Zehra Denizaslanı ve Bodrum Belediye Başkanı Ahmet Aras tarafından yapılan konuşmalarla başladı.
“Kültürel Hafıza nedir? Toplumlar geçmişi nasıl hatırlar? Toplumlar geçmişi nasıl unutur?”
Daha sonra, Antropolog Dr. Meltem Ulu tarafından “Kültürel Hafıza nedir? Toplumlar geçmişi nasıl hatırlar? Toplumlar geçmişi nasıl unutur?” sorularıyla başlıklandırılan interaktif eğitim seminerine geçildi.
‘Kültürel Hafıza’ alanına giriş niteliği taşıyan seminerle; toplumumuzda boşluğu giderek daha bir fark edilen, hissedilen ‘geçmişe ilişkin izler’i takip etme çabaları ve ‘geçmiş’in bir tür miras olarak devredilebilir bir şey haline gelişine ‘Giritlilik’ üzerinden dikkat çekildi. Bu çerçevede, hafızanın hatırlama ve unutma süreçleri, geçmişi nasıl ve hangi etkilerle hatırlarız, popüler kültürün kültürel hafıza ile ilişkisi, nostalji, hafızanın gerçekliği ve üretimi, hafıza ve mekan ilişkisi, göç ve hafıza gibi ara başlıklar, birçok kaynak metinden yararlanılarak anlatıldı, tartışıldı.
‘Bıçak sırtı’ bir kavram …
Kendisinin de Kavala’dan Foça’ya göçen bir ailenin çocuğu olduğunu belirterek sözlerine başlayan Dr. Ulu, hafızanın bitmeyen bir inşa süreci olduğunu ve hatırlamalar kadar unutmaları da barındırdığını belirterek, “Mübadil ailelerde, özellikle ilk iki kuşakta yaşananların anlatılmaması daha yaygın bir tavır olarak ortaya çıkıyor. Unutmayı tercih ediyorlar, etmişler. Hatırlamak isteyen üçüncü kuşak, yani torunlar. Hatırlanan, anlatılan içerikler ise tamamen gerçek değil. İşte, olup bitenlerin unutulmak istenmesi kadar nasıl hatırlandığına ilişkin bu alan ‘kültürel hafıza’nın alanıdır. Dünyanın, en büyük kültürel hafıza sahibi toplumu Yahudilerdir. Bu anlamda ‘Giritlilik’ de önemli bir ‘kültürel hafıza’ oluşturmuştur. Elbette kültürel hafızanın, aidiyet eksenli birleştirici bir işlevi olduğu kadar radikal milliyetçiliği de besleyen bıçak sırtı bir kavram olduğuna da dikkat çekmeliyim” dedi.

Tarih ve Kültürel Hafıza …
Konuşmasını ‘Tarih’ ve ‘Kültürel Hafıza’ karşılaştırmaları ile sürdüren Dr. Ulu, tarihin ‘çizgisel’ bir süreç olduğunu, ‘kültürel hafıza’nın ise basit ve doğrusal bir süreç olmadığını, ‘döngüsel’ bir zaman ekseni çizdiğini belirtip sözlerini şöyle sürdürdü: “Dolayısıyla kültürel hafıza için, doğrusal bir zamandan değil, bugün üzerinden geçmiş inşa ettiği için, ‘kültürel zaman’dan söz etmemiz gerekir. Bir olayın, bir dönemin tarihinin yazılabilmesi için olmuş bitmiş, geçmiş olması gerekir, ölüdür bu anlamda. Hafıza ise yaşayan bir şeydir. Ancak bireysel ve kültürel hafıza aktarılmazsa kayboluyor. Tarih, yazılı olduğu için kaybolmama şansına sahip. Kültürel hafızanın en önemli yazılı kaynakları biyografiler ve otobiyografilerdir. Elbette hangi bağlamda yazıldığı, üretildiği sorusu öne çıkıyor burada. Fazlasıyla öznellik, taraflılık içeren bir alandan söz ediyoruz. Aynı soru tarih için de geçerli ama ondan objektiflik beklenir.”
Nostalji …
Katılımcıların katkılarına öncelik vererek, aynı zamanda Antik Yunan Filozofları Aristo ve Platon’dan, İyonyalı Ozan Homeros ve Halikarnasoslu Tarihçi-Yazar Herodot’a, Fransız Sosyolog Durkheim’dan, Avusturyalı Psikolog Freud’a, Fransız Yazar-Eleştirmen Marcel Proust’tan, Fransız Filozof Michel Foucault’a, Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı’dan Leyla Neyzi’ye, Akşit Göktürk’ten Mıgırdiç Margosyan’a ve Mario Levi’ye kadar birçok kaynaktan yapılan aktarmalar eşliğinde adeta akıp giden seminerin ilk bölümünün sonunda ‘nostalji’nin de bir tür kültürel hafıza ürünü ya da unsuru olarak çok masum bir kavram olmadığının ipuçlarını veren Ulu, “Geleceğe ilişkin belirsizlik insanın sevmediği bir şeydir. Bu noktada hüzünlü bir özlemle geçmişe yöneliş başlar. Örneğin, turizm öncesindeki Bodrum, Bodrumluluk nostaljisi …” dedi ve etkinliğin ikinci gününde sürdürmek üzere seminere ara verdi.
Etkinliğin ikinci gününde …
Etkinliğin ikinci günü, Dr. Meltem Ulu tarafından verilen eğitim seminerinin ikinci bölümüyle başladı. Bu bölümde, “Fotoğraf makinesinin taşıdığı görünümler bir inşa, insan yapısı kültürel bir ürün müdür, yoksa
kumdaki ayak izi gibi, geçmiş bir şeyin doğal olarak bıraktığı bir iz midir?” sorusu eşliğinde ‘fotoğrafın anlamı’ ve ardından da ‘nostalji’ kavramı üzerinde biraz daha duruldu, yoğunlaşıldı.
Bağlam …
Hatırlamanın aktif bir süreç olduğu ve bu süreçte ‘bağlam’ unsurunun önemine dikkat çekerek sözlerine başlayan Dr. Ulu, “Hatırlamanın hangi bağlamda gerçekleştiği, hangi bağlamda hatırlıyor olduğumuz önemli. Günümüzde yaşanan hızlı değişim-dönüşüm, nostalji duygusunun en önde gelen kaynağıdır, etkenidir. Nostalji, tarih içinde ilkin, ‘sıla özlemi’ diyebileceğimiz bir tür hastalık olarak karşılanıyor. Evde olmak için, eve dönüş için yaşanan iç acısı, eziyet. Peki ama, Barbara Cassin’in sorusuyla ‘İnsan ne zaman evindedir’? Cassin, şöyle yanıtlıyor: ‘Yakınları, dili ve dilleriyle birlikte kabul edildiği zaman.’ Orasını gerçekten de evimiz yapan, evimiz gibi hissettiren en başta gelen unsurdur dil. Her yere sizinle birlikte gider. Ama geçmişe dönük, köklerimize yönelik bu hüzünle özlenen ‘ev’e, ‘çocukluk ülkesi’ne ulaşılamaz bir türlü. Bunun bir de ‘pazar’ı, ‘pazarlama’ boyutu da var, oluşturulmuş. Eski olan, köklerimize dair olduğu varsayılan eşyaların, ürünlerin, ‘eski olan’ her şeyin satıldığı bir pazardır bu. Bir de, en iyi örneklerinden birini Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaaağaçlı’nın anlatımında bulan bir nostalji daha vardır ki, ona da ‘geleceğe dair nostalji’ diyebiliriz. Balıkçı, daha önce hiç görmemiş olduğu, belki haritada bile yerini bilmediği Bodrum’a sürgün olarak geldiğinde duygularını, ‘Burada, ölmeyecek kadar kuru ekmek ve su ile yaşamak mutluluğunu özlüyordum’ sözleriyle dile getirir” dedi.
Hatırlanmayanlar da veri olarak kabul edilir …
Svetlana Boym’un; bir yandan bireysel, düşünsel ve bu anlamda da ‘masum’ olarak değerlendirilebilecek, ama öte yandan, ulusal-toplumsal boyutta ‘yeniden kurucu-komplocu’ ve daha çok olumsuz kurgusal komplo teorileriyle beslenen ve dolayısıyla hiç de ‘masum olmayan’ nostalji türlerinden söz ettiğine değinen Dr. Ulu, anıtların, lahitlerin, mezar taşlarının ve anma törenlerinin; biyografiler, otobiyografiler gibi kültürel hafızayı besleyen unsurlar olduğunu, bu unsurlar üzerinde yürünerek oluşturulan anların, anıların ‘kurgusal’ niteliğini öne çıkararak, “Tanık olunan bir olayın belleğe nasıl kaydedildiği kadar, sonrasında nasıl hatırlandığı da önemlidir. Belki de hatırlamamak tercih edilecek. Bu da önemli, çünkü ‘hatırlananlar’ kadar ‘hatırlanmayanlar’ da, nasıl unutulduğu da bir veri olarak kabul edilirler” dedi.
Michel Foucault … Mario Levi …
Açıklamalarını, Michel Foucault’nun, teknolojik olarak denetlenen, kesintisiz olarak gözetlenen bedenlerimizin, toplumsal beklentilere uygun ve uyumlu hale getirilişinden ve giderek bunun, gönüllü olarak, kendi kendimize oluşturduğumuz bir tür beden hafızasına dönüştürülüşünden söz ettiğine ve Mario Levi’nin “İstanbul bir masaldı” kitabının da, “Acaba öyle miydi, yoksa …” kararsızlıklarımızla karakterize edilebilecek “unutma üzerine bir anlatı” olduğuna, kokuların ve tatların hatırlatıcı işlevlerine, yemek kültürünün bu unutma-hatırlama pratikleri bakımından taşıdığı büyük öneme değinerek sürdüren Meltem Ulu, son bir örnek olay olarak Kıbrıslı Rumlar ile Kıbrıslı Türklerin ‘1974 Temmuz’u öncesine ve sonrasına ilişkin kültürel hafızalarına dair taban tabana karşıtlığı, biri Rum diğeri Türk yazarın yazdığı iki metni kıyaslayarak şöyle ifade etti:
“Kıbrıslı Rumlar geçmişe dair hatırlamalarını, geçmişteki güzellikler, saflıklar üzerinden yaparken, Kıbrıslı Türkler ise geçmişte olanları unutmaya çalışarak, yaşamlarını geleceğe yönelik kurtuluş, özgürlük kavramlarıyla kurmaya, kurgulamaya çalışıyorlar.”
Fotoğraflar …
Seminer boyunca zaman zaman koku ve tatların yanında fotoğrafların hatırlatıcılıkları üzerinde de duran Meltem Ulu, fotoğraflardaki duruş biçimlerinin de bir tür kültürel hafıza taşıyıcısı olduğunu dile getirdi ve bütün bu unsurlar üzerinden varılan, varılacak kültürel hafızada geçmişin nasıl kaydedildiğine ilişkin sorunsala dikkat çekerek, fotoğrafların bize gerçeği ne denli yansıttığı sorusu üzerinden çeşitli fotoğraf örnekleriyle konunun ne denli öznel ve taraflı olduğuna değindi ve seminer, çeşitli fotoğraf örnekleri üzerinden yapılan tahminlerle renklenen değerlendirmelerle tamamlandı.
“Denizcilik ve Mübadele”…
Etkinlik programında yer verilen “Denizcilik ve Mübadele” başlıklı sunumunda Antropolog Timuçin Binder, 1923-24 mübadelesiyle birlikte Ege’de, Girit (Spinalonga), Kos ve Bodrum hattında denizcilik ve bağlı olarak Bodrum’da tekne yapımı, balıkçılık ve süngerciliğin yeniden doğuşu ve günümüze kadar yaşadığı değişimleri anlatıp, “1897’lerde, hatta daha önce 1860’lardan itibaren Bodrum’a gelişler var aslında. Mübadeleyle Anadolu’dan yaklaşık 1 milyon 200 bin kişi Yunanistan’a giderken, Yunanistan’dan 500 bin kişi geliyor ve Türkiye, bazı meslek grupları bakımından sorunlar yaşıyor. Örneğin denizcilik açısından bir tür darbe yaşandı denilebilir. 1912’den sonra Kos, Kalimnos, Simi adaları İtalya’nın yönetimine girince oralara rahatça gidilemez olunca bazı tekne tipleri yok oldu. 1. Dünya Savaşı yıllarında limanlarımız bombalandı, tekneler battı. Mübadil, göçmen aileler başta ekonomik alanda olmak üzere her bakımdan ancak üçüncü nesilde kendilerine gelebildiler.
Mübadele nedeniyle Batı Anadolu’da tekne yapımcılığı ve kültürü ne yazık ki büyük ölçüde yok oldu. Bölgede, donanmaya 3’üncü sınıf kalyonlar üretilen Osmanlı Tersanesi de 1840’ların sonunda kapatılmış. 1923 – 1950 arası geliş geçişler sürdü. Bu dönemde Bodrum’a, 1950’lerin ortasından 1960’lara kadar, dışarda üretilmiş tekneler geldi. Böylece Bodrum limanında dış üretim tekne sayısı arttı. Baltabaşlar, Aynakıçlar, Kemanebaşlar, Tirhandil ve Guletler … Ve süreçte, balıkçılık ve süngercilik yapılması anlamında Bodrum sahilleri, çok büyük ölçüde ‘denizcilik sahili’ olmaktan çıkıp ‘turistik sahil’ durumuna geldi” dedi.
“Meltemin Anatoli’ye Savurdukları, Dedem Kılavura İbrahim’in Girit’ten Göçü”
Dedesi Klavura İbrahim Reis’in, ailesiyle birlikte önce Girit Spinalonga’dan Kos’a, sonra da Bodrum’a kaçışlarını, o yıllarda henüz on yaşlarında olan babası Derviş’ten dinlediklerinden hareketle anlatan 1936 Bodrum doğumlu Hüseyin Şakar’ın, Bodrum Deniz Müzesi Yayınları arasında yayınlanan “Meltemin Anatoli’ye Savurdukları, Dedem Kılavura İbrahim’in Girit’ten Göçü” kitabı çerçevesindeki söyleşi ve ardından yapılan imza etkinliği de programın ilgi gören bir başka bölümüydü.

“Kumbahçe Sofraları, Girit Üstü Bodrum’un Yemek Kültürü”
Etkinlik programının son bölümünde, Bodrum Deniz Müzesi Yayınları arasından yeni çıkan “Kumbahçe Sofraları, Girit Üstü Bodrum’un Yemek Kültürü” adlı kitabın Yazarı Reyhan Bayındır Gönenç ve kitabın mimarı, yemekleri yapan-tarifleyen Zehra Denizaslanı’nın katılımıyla yapılan söyleşinin ardından Gönenç ve Denizaslanı, kitaplarını imzaladılar.

Fotoğraf Sergisi
Etkinlik süresince ayrıca BODTO Sergi Salonu’ndaki, Ali Şengün’ün katkılarıyla oluşturulmuş ve “Hatırlar mısın?” adı verilen fotoğraf sergisi de beğeniyle gezildi.

İkram
Verilen öğle aralarında katılımcılara, Zehra Denizaslanı tarafından yapılan ‘Girit usülü kara sübyeli pilav’ ikram edildi.
“Paramparça”
Ve etkinlikte, 6 Nisan Perşembe günü saat 18.30’da “Paramparça” adlı belgesel filmin gösterimi, Yönetmenler Orhan ve Nurdan Tekeoğlu’nun da katılımıyla yapıldı. Belgesel gösterimi öncesi, Orhan ve Nurdan Tekeoğlu ile Zehra Denizaslanı kısa bilgilendirme ve teşekkür konuşmaları yaptılar.
1924 mübadelesinde Girit’e bağlı Spinalonga adasından Bodrum’a göç eden bir ailenin 1952 Bodrum doğumlu kızı Zehra Denizaslanı’nın hayatının anlatıldığı, Görüntü Yönetmenliğini Serdar Güven’in, Müziklerini Evrim Ateşler’in ve Yapımcılığını Medya Ton ve Nurdan Tekeoğlu’nun üstlendiği 60 dakikalık belgesel, izleyicilerin beğenisini kazandı.







